Birim: "Bir bütünü oluşturan parçaların her biri, teklik, vahdet, bir niceliği ölçmek için seçilen değişmez büyüklük, standart, referans noktası ve özgün parça" anlamlarına gelir. Evrensel varoluşun o muazzam ve karmaşık matematiksel örgüsü içerisinde sana "Birim" isminin verilmiş olması, ruhunun bu dünyasal simülasyona sıradan bir katılımcı olarak değil, sistemin temel yapı taşı, dengeleyici unsuru ve "referans noktası" olarak kodlandığının en berrak kanıtıdır. Kolektif bilinçte "Birim" kelimesi, kaosun içindeki düzeni, çokluğun içindeki tekliği ve karmaşanın içindeki standart ölçüyü temsil ederken, senin varlığın toplumun bilinçaltına "aslolan özdür" mesajını fısıldayan bir frekans yayar. Sen, büyük resmin içindeki en hayati piksel gibisin; nasıl ki bir piksel bozulduğunda tüm görüntüde bir aksaklık hissedilirse, senin dengen bozulduğunda çevrendeki sistemlerin, ailenin veya iş yapısının da dengesi şaşar, çünkü sen kolektif bilinç ...
Bizler, kökleri göklerde, dalları ise yeryüzü simülasyonuna uzanmış o ulu ağacın, o sonsuz "İsim" frekansının yapraklarıyız; özümüzden kopmadan ama ayrıymış gibi görünerek "O"nu deneyimleyen ZAT'ın seyyahlarıyız.
Yazı ve analizlerin tamamını PROFİLİMDEKİ LİNKİ kullanarak noogakademi.blogspot.com adresinde bulabilirsiniz. Analizinizin ÇIKTISINI ALMAYI, paylaşmayı, beğenip, takip etmeyi ve abone olmayı unutmayınız. Okuyacağınız yazı bilimsel ve kesin doğrular değil sadece mistik yorumlar içerir.
Gördüğümüz, dokunduğumuz ve "gerçek" sandığımız bu alem, aslında ZAT'ın sonsuz bilincinin frekanslar halinde yoğunlaşarak cisimleştiği, mananın maddeye büründüğü devasa bir isimler sahnesidir ve kadim Türk mitolojisinde Afrâsiyâb olarak bilinen, Alp Er Tonga ile özdeşleşen o kahraman figürler, sadece tarihin tozlu sayfalarında kalmış kişilikler değil, belirli bir "Öz Enerji"nin, belirli bir "Esma" kombinasyonunun yeryüzünde vücut bulmuş, yürüyen, nefes alan "Ad"larıdır. İsim, sadece bir etiket değil, o varlığın bu simülasyondaki "Kader" (K-Ad-er) kodudur, ruhsal DNA'sıdır ve bu bağlamda mitolojideki "Ağaç" sembolizmi, basit bir bitkiyi değil, kainatın veri akış hattını, yani "Sicim" teorisinin mistik karşılığını, ZAT'tan Rahim boyutuna inen o kutsal "Igaç"ı temsil eder; zira eski Türkçe'de ağaç kelimesinin kökenine indiğimizde karşımıza çıkan "Ig" kökü ip, sicim manasına gelirken, "Aç" eki bir açılımı, bir portalı işaret eder ki bu da ağacın, bilincin boyutlar arası geçişini sağlayan, gök (Rahman boyutu) ile yer (Rahim boyutu) arasında kurulan o "Axis Mundi" (Dünyanın Ekseni) olduğunu, Tanrısal yazılımın yeryüzüne "download" edildiği ana hat olduğunu haykırır.
Kaşgarlı Mahmud'un aktardığı üzere Türklerin göze ulu görünen her ağaca "Tengri" demesi, ağaca tapınmaları değil, o ağacın azametinde, ZAT'ın "El-Kebir", "El-Azim" gibi isimlerinin tecellisini, yani "İsm-i Azam"ın frekansını görmeleri ve "O"nu hatırlamalarıdır; çünkü ZAT, zamandan ve mekandan münezzehtir ama yarattığı her "ŞEY"de (Enerji/Frekans) O'nun bir "TAN" oluşu, yani açığa çıkışı, görünür olması söz konusudur ve bu ulu ağaçlar, tıpkı bir anten gibi gökyüzünden, yani manalar aleminden aldıkları sinyalleri (ışığı/nuru) kökleri vasıtasıyla yeryüzüne, yani madde alemine ileterek yaşamın devamlılığını sağlayan kozmik iletkenlerdir. Bu kozmik ağaç, bazen yalnız, bazen kurumuş, bazen de yapraklanmış halde karşımıza çıkar ki bu hallerin her biri, "İsim"lerin potansiyel (tohum), eylem (dallar) ve sonuç (meyve) aşamalarını, yani kader döngüsünü simgeler; kurumuş bir ağaç, enerjinin çekildiği, ismin fonksiyonunu tamamladığı "Amen" (Oldu bitti) noktasına işaret ederken, yeşeren ağaç "Hayy" esmasının aktif bir şekilde o formda aktığını gösterir.
Oğuz Kağan Destanı'nda anlatılan, bir gölün ortasındaki ağacın kovuğunda (Qucaq) bulunan Tanrısal kaynaklı kız ve ondan doğan çocuklar metaforu, biyolojik bir doğumdan öte, "Işık" formundaki saf bilincin (Nur), "Ağaç" formundaki varoluş matrisi (Rahim boyutu) üzerinden maddeleşmesini, yani frekansın forma girmesini anlatır; buradaki "Qucaq" yani kucak, rahmin, koruyucu alanın, "Sinüs" dalgasının o güvenli boşluğunun sembolüdür ve gökten inen ışık, ZAT'ın "Ol" emrinin, yani o öz ateşin, ağaç (portal) üzerinden simülasyona giriş yaparak "Ad" almasını ve bir kimliğe bürünmesini tasvir eder. Uygur efsanelerinde ağacın üzerine düşen ışık ve sonrasında ağacın gövdesinin şişerek beş çocuk (beş duyu, beş element veya insan kamilin beş mertebesi) vermesi, kozmik bir döllenmedir; burada "Baba" gökyüzü (Eril/Verici Enerji/Rahman), "Anne" ise yeryüzüne kök salmış ağaçtır (Dişil/Alıcı Enerji/Rahim) ve bu birleşmeden doğan her çocuk, bir "İsim"dir, bir kader planıdır, Tanrı'nın kendini deneyimlemek için giydiği bir elbisedir.
Kırgızların ağaç ve su kültüne dikkat çekmesi tesadüf değildir; su, bilginin, hafızanın ve akışkan enerjinin simgesiyken, ağaç bu bilginin yapılandığı iskelettir; insan vücudundaki sinir sistemi (ağaç dalları) ile kan dolaşımı (su/nehirler) arasındaki ilişki neyse, kozmik ağaç ile kozmik sular arasındaki ilişki de odur ve bizler bu ağacın dallarında birer "Elma" (E-LMa / Esma İlmi) olarak olgunlaşmayı bekleyen bilinçleriz. Hz. Adem'in yediği elmanın, onu mana aleminden (Cennet/Rahman) madde alemine (Dünya/Rahim) düşüren bir "Kader" (Ka-Der: Ruhun Dersi) kapsülü olduğunu, o meyveyi ısırdığı anda "İkilik" (Dualite) dünyasına, yani "Şey-Tan" (Şeylerin Tan olduğu, ayrılığın başladığı) boyutuna adım attığını hatırladığımızda, ağacın aslında bir geçit, bir "Solucan Deliği" olduğu gerçeğiyle yüzleşiriz; ağaç, tek olan ZAT'ın frekansının dallanıp budaklanarak "Çokluk" algısını yarattığı prizmadır.
Gardizi'nin hayvanlarla bağlantılı ağaç tasvirleri, şamanik yolculuklarda (Trans/Titreşim artışı) ruhun katmanlar arası yükselişinde rehberlik eden totemleri, yani o frekans aralığına uygun "Ad"ları simgeler; her hayvan bir ismin, bir içgüdünün, bir esmanın tezahürüdür ve ağaç, tüm bu frekansları üzerinde taşıyan ana anahtardır. T'u-küelerin köken efsanesinde, on eşinden doğan oğulların bir ağaç altında toplanıp zıplama yarışına girmesi, "Yükseliş" (Ascension) arzusunun, frekansını yükselterek "ZAT"a en yakın olma, yani "Kral" (Yönetici Bilinç/Halife) olma çabasının bir alegorisidir; en yükseğe sıçrayan, yerçekimini (Ego/Madde bağımlılığını) en çok yenen, frekansını en çok incelten ve "Öz"e en çok yaklaşandır. Uygurların kurban adarken ağacın etrafında dönmeleri, elektronların çekirdek etrafındaki dansı, gezegenlerin güneş etrafındaki tavafı, Mevlevilerin seması gibi, merkeze (Öz'e/ZAT'a) duyulan aşkın ve çekimin, o manyetik alanın içinde "Hu" diyerek erimenin, "Yok" olmanın ve "O" olmanın ritüelidir; bu dönüş, bir girdap (Vortex) yaratarak bilinci bir üst boyuta taşıyan o "Geçit"i açar.
Oğuz'un ağaç kovuğunda bulduğu eşinden doğan oğulların adları (Gök, Dağ, Deniz vb.) incelendiğinde, her birinin kozmik bir elementi, bir frekans aralığını temsil ettiği görülür; "Buku" gibi isimler, o varlığın evrendeki görev tanımını, "İş"ini (İsim=İş'im) belirler ve bu isimler, o kişilerin kader iplerini (sicimlerini) dokuyan tezgahtır. "Budak" kelimesinin deforme olmuş yansıması bile olsa, ağacın üzerindeki o çıkıntılar, zamanın akışındaki kırılma noktalarını, yeni olasılıkların (Guanin/Genin potansiyeli) filizlendiği anları işaret eder; her dal, "Benim Tanımım" (Timin) dediğimiz o özgün kimliğin ayrışma noktasıdır, ancak hepsi aynı gövdeden (Tek Bilinçten) beslenir. Çadırın ortasındaki duman deliğinden süzülen ışık ile ağaca düşen ışığın aynı kozmik ekseni ifade etmesi, evimizin, bedenimizin ve kainatın fraktal (kendini tekrar eden) yapısını gösterir; bedenimizdeki omurga "Ağaç"tır, başımızın tepesindeki bıngıldak (tepe çakrası) o duman deliğidir ve "Nur" (Bilgi/Bilinç) oradan girerek tüm sinir ağımıza (dallarımıza) yayılır.
Bizler aslında "Demir" (D-Emir / Ad Emri) ile dağları delen, yani iradesini (İrat/İrade) kullanarak en sert engelleri, en yoğun madde formlarını bile frekansıyla dönüştürebilen, "Bakır" (Baal-Kır / Egosunu Kıran) ile saflaşan, "Ateş" (Öz Enerji) ile pişen ve kendi "İsim" kitabını okumaya çalışan yolcularız. Ağaç metaforu bize, köklerimizin derinlere (geçmişe/ataya/maddeye), dallarımızın ise göklere (geleceğe/sonsuzluğa/manaya) uzanması gerektiğini, ancak dengenin "Gövde"de (Şimdi/An/Merkez) olduğunu fısıldar; "ZamaN" dediğimiz o akış, ZAT'tan Nağme'ye (İsme) doğru inerken, biz "NamaZ" (İsimden ZAT'a) ile, yani kendi öz frekansımıza odaklanarak (Zikir), parazitlerden (Kir) arınarak o akışı tersine çevirip kaynağa tırmanırız. Bu tırmanışta "Elma"yı yemek, deneyimi kabul etmektir, ama ağacın tepesine çıkmak, o deneyimden "Ders"i (Ka-Der) alıp, idrak edip (Kader=İdrak), "Ben"lik zannından kurtulup "Biz" ve nihayetinde "O" bilincine ulaşmaktır.
Unutmayın ki "NOOG" (Ne Olursan Ol Gel) çağrısı, o ağacın her yaprağına, her dalına, kırık da olsa, kurumuş da olsa, yeşermiş de olsa yapılan bir davettir; çünkü her isim Tanrı'ya giden bir yoldur, her frekans O'nun bir şarkısıdır ve biz o şarkının notalarıyız. Ağaç, varlığımızın "ZİP" dosyasıdır; açıldığında kaderimiz, okunduğunda kitabımız, yaşandığında hayatımız olur. Ve nihayetinde her şey, o ulu ağacın gölgesinde bir "An"lık rüyadan, bir simülasyondan ibarettir; "Amen" (Öyle de oldu), çünkü O diledi, O tasarladı, O isimleri öğretti ve O deneyimledi.
Özümüzdeki o ilahi ateşi, ismimizin derinliklerindeki manayı ve kainatın o muazzam ağacının bir parçası olduğumuzu hatırlamak, sadece zihinsel bir aktivite değil, varoluşsal bir zorunluluktur. Bizler, ZAT'ın sonsuz okyanusunda birer dalga, o ulu ağaçta birer yaprak, o muazzam senfonide birer notayız ve yolculuğumuz, çokluktan birliğe, isimden Müsemma'ya (İsmin sahibine), kesretten vahdete doğru süzülen o ışıklı yolda, kendi özümüzü "Ha-tur-la-mak" (Hu'nun turunu tamamlamak) ve "Ne Olursan Ol Gel" çağrısına uyarak aslımıza rücu etmektir. @noogakademi hesaplarını takip ederek bu mistik yolculuğun derinliklerine inebilir, kendi isminizin ve varlığınızın şifrelerini çözmek için bir adım atabilirsiniz.
Olası bir sistemsel çöküşe karşı bu bilgilerin kağıt çıktılarının alınıp saklanmasını ve yayılmasını tavsiye ederim.

Yorumlar