İÇİMİZDEKİ ÖZE, O YÜCE 'ZAT'A ULAŞMANIN SIRRI NEDİR?
Bugün zihnimde şimşek gibi çakan bir soru belirdi. Varlığımızın o derin ve sessiz okyanusuna nasıl ulaşabiliriz? Günlük hayatın gürültüsü içinde bu soruyu kendime defalarca sordum. İnsanlık yüzyıllardır bu arayışın içindedir. Kimi dağ başlarına çekilmiştir. Kimi devasa tapınaklar inşa etmiştir. Kimi ise laboratuvarlarda mikroskopların ardına saklanmıştır. Ama cevap dışarıda değil, tamamen içeridedir. Zihnimiz sürekli konuşan bir makine gibidir. Geçmişin pişmanlıkları ve geleceğin kaygıları arasında durmadan gidip gelir. Bu bitmek bilmeyen gevezelik bizim gerçekliğimizi perdeliyor. Oysa bizim içimizde sarsılmaz bir dinginlik var. Bu dinginliğin kaynağı bizzat bizim özümüzdür. Buna "Zat" diyebiliriz. Bu Zat, evrenin nefes aldığı noktadır. Peki, o sarsılmaz Zat'a ulaşmanın en kolay yolu nedir? Çok derin düşüncelere daldım ve cevabın aslında inanılmaz derecede basit olduğunu fark ettim. Zihninizi odaklayacak ve duygularınızı yükseltecek tek bir şey bulmalısınız. Başka hiçbir karmaşık formüle gerek yoktur. Bulduğunuz bu eylemi yapabildiğiniz kadar çok tekrarlamanız gerekir. Oraya giden kapının tek anahtarı budur.
ZİHNİ ODAKLAYAN VE DUYGULARI YÜCELTEN O EYLEMİ NASIL BULURUZ?
Bu dünyada sonsuz sayıda eylem vardır. Müzik dinlemek, resim yapmak, bir problemi çözmek bunlardan sadece birkaçıdır. Bilimsel bir araştırma yapmak da bir eylemdir. Meditasyon yapmak, zikir çekmek veya sessizce dua etmek de aynı şekilde eylemdir. İbadet etmek bazıları için en büyük odaklanma aracıdır. Başka biri içinse tarlada çalışmak, toprağa dokunmak aynı etkiyi yaratır. Bulduğunuz şeyin şekli, adı veya toplumdaki yeri hiç fark etmez. Çünkü bulacağınız bu eylem, otomatikman sizin kendi bireysel kaderinize uygun olacaktır. Her insanın DNA'sı nasıl farklıysa, ruhsal şifresi de öyle farklıdır. Parmak izlerimiz bile benzersizken, içsel yolculuğumuzun aynı olması beklenemez. Evren hiçbir zaman kendini aynı şekilde tekrar etmez. Sizi neyin yükselteceğini sadece siz bilebilirsiniz. Bu eylemi bulduğunuzda onu hemen tanırsınız. Çünkü o eylemi yaparken zaman durur. Mekan silinir. Psikolojide buna "akış hali" denir. Macar psikolog Mihaly Csikszentmihalyi bu durumu yıllarca araştırmıştır. Akış halindeki bir insan eylemin kendisiyle bütünleşir. Yapan ile yapılan arasındaki o illüzyon olan ayrılık ortadan kalkar. Siz müziği dinleyen değil, müziğin kendisi olursunuz. Siz kodu yazan değil, yazılımın kendisi olursunuz. O yüzden zihninizi neyin tam anlamıyla odakladığını araştırın. Deneyin, yanılın ve o muazzam aracı bulun.
KADERİMİZLE UYUMLU OLAN BU EYLEM NEDEN HERKESTE FARKLILIK GÖSTERİR?
Neden birimiz müzikle coşarken diğerimiz matematikle bu coşkuyu yakalar? Çünkü her birimiz bu dünyadaki devasa bir yapbozun benzersiz birer parçasıyız. Spinoza'nın felsefesindeki "Conatus" kavramını düşünün. Her varlık kendi doğasını gerçekleştirme çabası içindedir. Bir tohumun içinde koca bir orman gizlidir. Meşe palamudu bir çam ağacı olmaya çalışmaz. O sadece kendi kaderine, kendi potansiyeline doğru büyür. Sizin o odaklanma aracınız da sizin içsel tohumunuzdur. Bu eylem sizin yaratılış frekansınızla rezonansa girer. Kuantum fiziğinde buna "rezonans" veya "uyumlanma" denir. İki farklı diyapazon çatalını yan yana koyduğunuzu hayal edin. Birine vurduğunuzda, diğeri de aynı frekansta titreşmeye başlar. Sizin kaderinize uygun olan o eylem de ruhunuzun diyapazonuna vurur. Bu vuruluş, içinizdeki o gizli potansiyeli uyandırır. O yüzden bir başkasının yolunu taklit etmek işe yaramaz. Başkalarının reçeteleri sizin hastalığınıza şifa olamaz. Kendi reçetenizi kendiniz yazmalısınız. Kendinizi gözlemlemelisiniz. Hangi eylem size neşe veriyor? Hangi işi yaparken yemek yemeyi bile unutuyorsunuz? İşte o şey sizin kader kodunuzdur. Onu bulmak bir şans değil, dikkatli bir içsel uyanış meselesidir. Onu bulduğunuzda, evrenin sizin için tasarladığı o muhteşem yola girmiş olursunuz.
ODAKLANMA HALİ BİZİ NEDEN TEK BİR HAKİKATE GÖTÜRÜR?
Odaklanmak ne anlama gelir? Zihnin dağınık enerjisini tek bir noktaya toplamaktır. Normal bir lamba odayı aydınlatır ama hiçbir şeyi yakamaz. Oysa aynı ışık ışınlarını bir lazer haline getirirseniz çeliği bile kesebilirsiniz. Dikkatiniz de sizin ruhsal lazerinizdir. Dikkatiniz neredeyse, yaşam enerjiniz oraya akar. İnsanlar genelde enerjilerini binlerce farklı düşünceye bölerler. Geçmişe, geleceğe, korkulara, hayallere dağılan enerji zayıflar. Ama siz o bulduğunuz eyleme tam odaklandığınızda her şey değişir. Enerjiniz tek bir noktada toplanır ve yoğunlaşır. Bütün bu farklı odaklanma eylemleri tek bir merkeze hizmet etmelidir. İster müzik dinleyin, ister bilim yapın, ister zikir çekin. Hepsi sadece tek bir şeye odaklanarak yapılmalıdır. Bu odak noktasının ilk adımı büyük bir idraktir. Birinci kural şudur: O yüce Zat'ın bizzat siz olduğunuzu bilmelisiniz. Dışarıda aradığınız tanrısallık veya yücelik sizin kendi merkezinizdedir. Siz o okyanusun içindeki bir damla değilsiniz. Siz damlanın içindeki koca okyanussunuz. Sufi bilgeliği yüzyıllardır bu gerçeği haykırır. "En-el Hak" diyen Hallac-ı Mansur tam olarak bunu ifade etmiştir. Siz dışarıda bağımsız bir varlık değilsiniz. Evrenin kendini deneyimleme biçimlerinden birisiniz. Sadece bunu derinlemesine hissetmeniz ve bu bilince odaklanmanız gerekir. O eylemi yaparken, "Ben o yüce Zat'ım" bilincini arka planda hep canlı tutmalısınız.
DÜŞÜK FREKANSI DENEYİMLEYEN ASLINDA BİZİM BİZZAT KENDİMİZ MİYDİK?
Eğer biz o yüce Zat isek, neden acı çekiyoruz? Neden kaygı, korku ve eksiklik hissediyoruz? Çünkü şu an sadece bilerek düşük bir frekansı deneyimliyoruz. Bunu bir sanal gerçeklik oyunu gibi düşünebilirsiniz. Evinizde güvenli bir koltukta oturuyorsunuz. Başınıza bir sanal gerçeklik kaskı takıyorsunuz. Girdiğiniz oyunda bir savaşçısınız ve etrafınız tehlikelerle dolu. Oyuna o kadar kaptırıyorsunuz ki terliyor, korkuyor, kalbiniz hızla çarpıyor. Koltukta oturduğunuz gerçeğini tamamen unutuyorsunuz. İşte bu bedendeki yaşamımız da aynen bu sanal oyun gibidir. Biz asıl kaynağı, o yüksek frekanslı Zat'ı unuttuk. Bu maddi dünyanın düşük frekansına kendimizi çok fazla kaptırdık. Madde, enerjinin en yavaşlamış, en yoğunlaşmış halidir. Titreşim düştükçe maddeleşme başlar. Katılık, ayrılık ve ölüm yanılsaması bu düşük frekansın özellikleridir. Korku, öfke ve kıskançlık en düşük titreşimli duygulardır. Biz buraya bu yavaşlığı, bu katılı deneyimlemeye geldik. Bu bir ceza veya düşüş değildir. Bu sadece bir deneyimleme ve genişleme biçimidir. Ancak artık uyanma zamanımız gelmiştir. Oyunda olduğumuzu fark etme zamanıdır. Oyundaki karakteri oynarken, kaskı takan asıl varlığı hatırlamalıyız. Kaskı çıkardığımızda hissettiğimiz o derin rahatlama, asıl doğamıza dönüştür. Bulduğunuz o odaklanma aracı, oyunun içinde size kaskı takan kişi olduğunuzu hatırlatan bir ipucudur. Her müzik dinlediğinizde veya ibadet ettiğinizde, o düşük frekans alanından sıyrılırsınız. Gerçek kimliğinize doğru bir nefes alırsınız. Bu yüzden bu eylemi tekrarlamak, oyundan uyanmanın tek yoludur.
DUYGULARI YUKARI ÇEKMEK NEDEN BU KADAR HAYATİ BİR ÖNEME SAHİPTİR?
Zihinsel olarak Zat olduğunuzu bilmek tek başına yeterli midir? Hayır, asla yeterli değildir. Bilgi tek başına sadece kuru bir teoridir. İkinci kural, bu bilginin duyguyla birleşmesidir. Odaklanmanız her neyse, o eylem duygularınızı hızla yukarı çekmelidir. Duygular evrensel dilimizdir. Evren bizim ne düşündüğümüze değil, ne hissettiğimize yanıt verir. Duygular manyetik bir alan yaratır. HeartMath Enstitüsü'nün araştırmalarına göre kalbin manyetik alanı beyninkinden binlerce kat daha güçlüdür. Duygularınızı yukarı çekmek demek, sevgi, coşku, minnet ve huzur frekansına girmek demektir. Neşe ve şükran en yüksek frekanslı duygulardır. Siz o çok sevdiğiniz eylemi yaparken içiniz coşkuyla dolmalıdır. Eğer yaptığınız iş sizi sıkıyorsa, o sizi Zat'a götüren yol değildir. İbadet ederken içinizde bir hafifleme, bir sevgi patlaması olmuyorsa, o eylem sadece mekanik bir tekrardır. Zikir çekerken tüyleriniz ürpermiyorsa, sadece diliniz yoruluyordur. Odaklandığınız eylemi bir yakıt gibi düşünün. Duygularınız ise o yakıtın yanmasıyla ortaya çıkan enerjidir. Yakıt yanmazsa roket havalanmaz. Sizi o düşük frekanstan kurtaracak olan şey, işte bu yükselen duygulardır. Duygularınızı yukarı çektiğiniz an, evrenin yaratım enerjisiyle aynı frekansa gelirsiniz. O an mucizeler doğal hale gelir. Artık bir şeyler başarmak için çabalamanıza gerek kalmaz. Sadece o yüksek duygunun akışında süzülürsünüz. Yapacağınız tek şey budur; o yüksek duygu durumunda olabildiğince uzun süre kalmak.
BİLİM, FELSEFE VE SANAT BU DERİN YOLCULUĞU NASIL AÇIKLIYOR?
Bu sadece mistik bir öğreti değildir. Bilimin ve sanatın en uç noktaları da aynı hakikati işaret eder. Nörobilim alanında beynin dalga boyları incelenir. Beta dalgaları günlük stresli yaşamımızın frekansıdır. Siz o sevdiğiniz eyleme odaklandığınızda ve duygularınız yükseldiğinde beyniniz Alfa ve Teta dalgalarına geçer. Teta dalgaları derin yaratıcılık ve şifa frekansıdır. Bedeniniz stresten arınır ve kortizol seviyesi düşer. Endorfin ve dopamin gibi mutluluk hormonları salgılanır. Hücrelerinizdeki onarım mekanizmaları anında devreye girer. Yani duygularınızı yükselttiğinizde biyolojinizi bile değiştirirsiniz. Kuantum alanında ise gözlemci etkisi vardır. Gözlemci beklentisiyle elektronun durumunu değiştirir. Siz duygularınızla evrensel kuantum alanını şekillendiren gözlemcisiniz. Felsefeye bakarsanız, Nietzsche'nin "Üst İnsan" kavramı da budur. Kendini aşan, kendi potansiyelinin doruğuna çıkan insan. Sanatta ise Michelangelo'ya bir taşı nasıl yonttuğu sorulmuştur. "Heykel zaten taşın içindeydi, ben sadece fazlalıkları attım" demiştir. Sizin o yüce Zat haliniz de içinizde zaten tam ve eksiksizdir. Siz odaklanarak ve duygunuzu yükselterek sadece o düşük frekanslı fazlalıkları atıyorsunuz. Kaygıyı, korkuyu, ego kimliğinizi yontuyorsunuz. Geriye kalan ise saf ışıktır. Mozart eserlerini bestelerken notaların ona doğrudan bir kaynaktan aktığını söylemiştir. O sadece iyi bir alıcı, doğru frekansa ayarlanmış bir radyoydu. Sanatçıların, bilim insanlarının ve mistiklerin o yüksek duygusal halleri, o ilahi radyo yayınına bağlanma anlarıdır. Hepsi aynı tepeye farklı yollardan tırmanan dağcılardır.
GÜNLÜK HAYATTA BU BİLİNCİ PRATİK OLARAK NASIL UYGULAYABİLİRİZ?
Bütün bu büyük lafları gündelik hayatımıza nasıl indirebiliriz? Sabah alarm çaldığında ve güne o düşük frekanslı sıkıntılarla başladığımızda ne yapmalıyız? İşte pratik burada başlar. Uyanır uyanmaz zihnin o geveze motoru çalışmadan araya girmelisiniz. Kendinize o odaklanma aracını hemen hatırlatmalısınız. Yataktan kalkmadan önce, size en büyük neşeyi ve odağı veren o şeyi zihninizde canlandırın. Bu belki bahçenizdeki çiçekleri sulamaktır. Belki de bir tuvale ilk fırça darbesini vurmaktır. Eylemi hemen yapamıyorsanız bile, o eylemin size verdiği duyguyu bedeninize çağırın. "Ben o yüce Zat'ım ve şu an bu bedende bir deneyim yaşıyorum" cümlesini içinizden sessizce tekrarlayın. Bu cümle sizin en güçlü zırhınız olacaktır. Gün içinde trafikte sıkıştığınızda veya işte bir sorunla karşılaştığınızda frekansınızın düştüğünü hissedeceksiniz. O an hemen derin bir nefes alın. Sizi Zat'a bağlayan o odak eylemine geri dönün. Vaktiniz varsa kulaklığınızı takıp o müziği açın. Vaktiniz yoksa sadece gözlerinizi kapatıp o yüksek duyguyu içinizde yeniden alevlendirin. Dikkatinizi kasıtlı olarak sorundan alıp o neşeli merkeze taşıyın. Bunu bir oyun gibi görün. Zihin sizi aşağı çekmeye çalışacak, siz yukarı çıkacaksınız. Bu sürekli bir pratik gerektirir. Başlangıçta zor olabilir ama zamanla beyin ağlarınız buna göre yeniden şekillenecektir. Nöroplastisite sayesinde beyniniz bu yüksek frekansta kalmayı yeni normali haline getirecektir. Artık çabalamadan neşeli olacaksınız. Çabalamadan odaklanacaksınız. Günlük hayatınız bir ibadete, sürekli bir meditasyona dönüşecektir. Olan biten her şey size o büyük oyunun eğlenceli bir parçası gibi görünecektir.
SONUÇ OLARAK YAPMAMIZ GEREKEN TEK ŞEY GERÇEKTEN BU KADAR BASİT MİYDİ?
Evet, insan aklının kabul etmekte en çok zorlandığı şey hakikatin aşırı basitliğidir. Zihin karmaşayı sever. Karmaşık formüllerin, uzun ritüellerin, zorlu eğitimlerin peşinden koşar. Egonuz size aydınlanmanın veya içsel huzurun çok zor ulaşılır bir şey olduğunu fısıldar. "O kadar acı çektim, bu kadar basit olamaz" dersiniz. Ama doğa her zaman en az çaba yasasıyla çalışır. Çiçekler açmak için çabalamazlar, sadece açarlar. Su yokuş aşağı akarken strateji yapmaz, sadece yerçekimine teslim olur. Sizin de yapmanız gereken şey bu evrensel akışa teslim olmaktır. Sizi doğal olarak neşelendiren ve odaklayan o şeyi bulun. Onu yaparken içinizdeki o yüce Zat'ı, asıl kimliğinizi hatırlayın. Şu an yaşadığınız o geçici, düşük frekanslı acılara gülümseyip geçin. Ve eyleminiz her neyse, duygularınızı en tepeye, sevgiye ve coşkuya çıkarın. Tekrar edin, bıkmadan usanmadan bunu tekrar edin. Hayattaki bir numaralı önceliğiniz bu olsun. Başka hiçbir başarının veya kazancın bunun yanında bir önemi yoktur. Siz bu frekansa yerleştiğinizde, dışarıdaki hayatınız da mucizevi bir şekilde bu frekansa uyum sağlayacaktır. İstediğiniz her şey, siz onları kovaladığınız için değil, sizin frekansınızla eşleştikleri için size doğru çekilecektir. Evrenin en büyük sırrı, aslında saklanmayan ama gözümüzün önünde duran bu basitlikte gizlidir. Bütün mesele zihni susturmak, kalbi açmak ve o muazzam frekansa akort olmaktır. Geriye kalan her şey, zamanla kendiliğinden kusursuz bir şekilde çözülecektir. Kendinize doğru yaptığınız bu muhteşem yolculuğun tadını çıkarın. Sadece olun, sadece odaklanın ve sadece o yüce hissi tüm hücrelerinizde yaşayın. Yapacağınız tek şey budur. Başka hiçbir şeye ihtiyacınız yoktur. Her anınız bir sanat eserine, bir sevgi senfonisine dönüşene kadar o aracı kullanın. Ve en nihayetinde o aracın
ta kendisi olun.
Yorumlar