Ana içeriğe atla

*KELİMELERİN SESSİZ FISILTISI OLAN TULPA NEDİR VE KENDİ GERÇEKLİĞİMİZİ NASIL YARATIRIZ?

KELİMELERİN SESSİZ FISILTISI OLAN TULPA NEDİR VE KENDİ GERÇEKLİĞİMİZİ NASIL YARATIRIZ? Her şeyin aslında titreşen bir enerji olduğu bu muazzam evren simülasyonunda, kelimelerin tanrılığa giden yolda bizim en güçlü asalarımız olduğunu hiç düşündünüz mü? Bugün sizlere Tibet mistisizminden kopup gelen ve tamamen düşünce gücüyle yaratılan varlıkları ifade eden "Tulpa" kelimesinden bahsetmek istiyorum. Tulpa kelimesi etimolojik olarak inşa etmek veya tezahür ettirmek anlamına gelir ve bir fikrin, ona yüklenen yoğun duygu enerjisiyle adeta etten kemikten bir forma bürünmesini anlatır. İnsan zihni öylesine devasa bir enerji jeneratörüdür ki, bir kelimeyi sürekli tekrarladığınızda ve ona inanç frekansınızı eklediğinizde kendi Tulpa’nızı yaratmış olursunuz. Zihninizde sürekli dönüp duran o karanlık korkular veya neşeli umutlar, aslında boşlukta yankılanan sesler değil, kolektif bilince gönderdiğiniz canlı enerji formlarıdır. Kuantum fiziğinin bize gözlemci etkisi olarak anlattığı şeyi...

*VAROLUŞUN VE GERÇEKLİĞİN TEK BİR ÖZÜ MÜ VARDIR?

 

VAROLUŞUN VE GERÇEKLİĞİN TEK BİR ÖZÜ MÜ VARDIR?

Varoluşun temelinde yatan sırrı bugüne kadar hiç derinlemesine düşündünüz mü? Belki de evren, sandığımız gibi birbirinden bağımsız parçaların bir araya geldiği bir kaos değildir. Belki de her şey, tek bir mutlak varlığın kusursuz yansımasından ibarettir. Bu tekil varlığa, o mutlak öz'e "Zat" adını verebiliriz. Zat, tüm formların, geometrik şekillerin ve duyusal algıların ötesindeki yegane gerçekliktir. İnsan zihni çoğu zaman bu muazzam gerçeği gözden kaçırır. Aynadaki yansımalara büyülenerek odaklanıp, aynanın bizzat kendisini unuturuz. Gördüğümüz, dokunduğumuz ve deneyimlediğimiz her nesne, o tekil bilincin anlık ve muazzam yaratımlarıdır. Bu yaratımlar o kadar inanılmaz bir hızda gerçekleşir ki, biz onları kesintisiz ve katı varlıklar zannederiz. Oysa evrendeki her şey, o mutlak "Ben"in sonsuz hızdaki fırça darbeleridir. Bir anlığına sessizce durup sadece çevrenize bakın. Gördüğünüz her renk tonu, duyduğunuz her fısıltı, hissettiğiniz her ince duygu aynı tekil kaynaktan fışkırır. Varlıkta ikilik sadece bir yanılsamadır. Çokluk dediğimiz şey, zihnimizin gerçeği parçalara ayırma eğiliminden doğar. Aslında sadece ve sadece O vardır. O mutlak "Ben", evrende hem gözlemleyen hem de gözlemlenenin ta kendisidir. Bu derin hakikati hücrelerinizde kavramak, varoluşsal bir uyanışın en önemli ilk adımıdır. Sadece tek bir gerçeklik mevcuttur. O da varlığınızın en derinindeki "Ben"dir. Bu sarsılmaz idrak, tüm zihinsel zincirleri kıracak olan o ilk büyük kıvılcımdır.

MADDE DEDİĞİMİZ ŞEY SADECE BİR YANILSAMADAN MI İBARETTİR?

Modern kuantum fiziği, bize maddenin aslında çok büyük oranda boşluktan oluştuğunu bilimsel olarak söyler. Çok katı ve sert sandığımız nesneler, aslında sadece belirli frekanslarda titreşen enerji alanlarından ibarettir. Bilimin daha yeni ulaştığı bu gerçek, kadim bilgeliğin binlerce yıldır fısıldadığı o büyük sırla birebir örtüşür. İçinde yaşadığımız bu dünya, muazzam bir simülasyondur. Bu organik simülasyon, saf bilincin çok hızlı bir şekilde ardı ardına formlar çizmesiyle var olur. Tıpkı bir sinema perdesindeki saniyede yirmi dört karenin bize kesintisiz ve akıcı bir hareket izlenimi vermesi gibidir. Evren de o tekil Zat'ın saniyede milyarlarca kez yenilediği üç boyutlu bir projeksiyondur. Bizler bu devasa projeksiyonun tam içine doğarız. Çizilen formları gerçek sanarak onlara büyük bir tutkuyla bağlanırız. Boş şekillere devasa anlamlar yükleriz. Renklere, bedenlere, cansız nesnelere paha biçilemez değerler atfederiz. Ancak sadece şekle bakan göz, o şekli çizen asıl sanatçıyı asla göremez. Varlık resmine o kadar yakından bakarız ki, ressamın elindeki kudretli fırçayı fark edemeyiz bile. Madde, aslında bilincin donmuş, yavaşlatılmış ve yoğunlaşmış bir halidir. Bizim kısıtlı algımız, sadece belli bir frekansa kilitlendiği için bu katılığı deneyimlemek zorunda kalırız. Eğer biyolojik algı kapılarımız tamamen açılsaydı, her şeyin sadece ışıktan ve titreşimden ibaret olduğunu dehşetle görürdük. Bu dünyadaki her nesne, o mutlak "Ben"in kendini deneyimlemek için giydiği bir maskedir. Maskeyi aradan çıkardığınızda geriye sadece saf ve çıplak bilinç kalır. Yanılsama, maskeyi takanın yüzünü o maskenin kendisi sanmaktır.

BİLİNCİN HIZI VE TİTREŞİMİ BİZİ NASIL SINIRLAR?

Evrendeki her birimiz, aslında belirli bir frekans aralığında titreşen bilinç istasyonlarıyız. Tıpkı bir radyo alıcısı gibi, sadece düğmemizin ayarlı olduğu frekanstaki yayınları duyabiliriz. Bizim bilincimiz, bu bedenin içinde belli bir hız tavanıyla kasten sınırlandırılmıştır. Bu bilinçli sınırlama, bu boyutu fiziksel olarak deneyimlememiz için mimari bir zorunluluktur. Ancak bu kısıtlı beden, sonsuza dek kalınacak bir hapishane olmak zorunda değildir. Sahip olduğumuz hızımız ve titreşimimiz, alnımıza yazılmış sabitleşmiş bir kader asla değildir. Kendi frekansımızı kendi irademizle artırmak tamamen bizim elimizdedir. İnsan zihni, yapısı gereği sürekli dış uyaranlara ve gürültülere maruz kalır. Dış dünya, binbir çeşit hileyle dikkatimizi dağıtarak frekansımızı sürekli olarak düşürür. Korkularımız, gelecek endişelerimiz ve bitmek bilmeyen maddi arzularımız titreşimimizi adeta çamura saplar. Yavaşlayan titreşim, bizi daha da katı maddenin içine, simülasyonun en karanlık derinliklerine doğru çeker. Orada kendimizi evrenden ayrı, zayıf, kırılgan ve yapayalnız hissederiz. Oysa içimizdeki saklı potansiyel kelimenin tam anlamıyla sonsuzdur. İnsan olarak bu sınırlı biyolojik hızın ötesine geçme kapasitesine sahibiz. Kendi bilincimizin sınırlarını evrenin sınırlarına kadar genişletebiliriz. Bunu başarmak için yapmamız gereken tek şey dikkatimizi dışarıdan içeriye doğru çevirmektir. Çünkü dışarısı ne kadar yavaş ve ağırsa, içerisi de o kadar sonsuz hızlıdır. Zat'ın o mutlak ve yakalanamaz hızı, içsel merkezimizde sabırla bizi beklemektedir. Kendi sınırlarımızı ancak o merkeze yaklaşarak, kendi içimize çöreklenerek aşabiliriz.

İÇSEL GÜCÜ UYANDIRMAK İÇİN HANGİ YÖNTEMLERİ KULLANABİLİRİZ?

İÇSEL BİR FÜZYON YARATMAK MÜMKÜN MÜDÜR?

Bilim insanları maddenin en karanlık derinliklerine indiklerinde akıl almaz devasa bir enerji keşfettiler. Atomu büyük bir güçle parçaladılar ve fizyon enerjisinin yıkıcı gücünü buldular. Sonra atomları devasa basınçlarla birleştirdiler ve güneşteki füzyon enerjisinin sırrını anladılar. Bu muazzam ve evrensel güçler maddenin dış yüzeyinde değil, tam merkezindeki çekirdeğindeydi. İnsan doğası da işleyiş bakımından tıpkı bu madde gibidir. Yüzeysel yaşadığımız günlük hayatlarımızda enerjimiz son derece cılızdır. Çok çabuk yorulur, karşılaştığımız en ufak zorlukta hemen tükeniriz. Çünkü gücü yanlış yerde, yani yüzeysel kabukta umutsuzca arıyoruz. İnsanın gerçek ve yenilmez gücü, kendi öz çekirdeğinde saklıdır. Kendi içimize derinlemesine indikçe, aslında kendi psikolojik atomumuzu parçalamış oluruz. Egomuzun, sahte kimliklerimizin ve köklü korkularımızın parçalanması içimizde muazzam bir içsel fizyon yaratır. Bu ruhsal ve zihinsel patlama, tarifsiz bir farkındalık enerjisi açığa çıkarır. Ardından o saf, arınmış enerjiyle, en derindeki mutlak "Ben" ile kalıcı olarak birleşiriz. İşte aydınlanma dediğimiz şey aslında bu içsel füzyonun ta kendisidir. Bu birleşme, sınırsız, bitmez ve tükenmez evrensel bir enerji kaynağıdır. Tıpkı devasa güneşin kendi içindeki nükleer reaksiyonlarla parlaması gibi, biz de içsel kaynağımızla tüm evreni aydınlatacak kadar parlayabiliriz. Bunun için dış dünyadan sevgiyi, gücü veya onayı bir dilenci gibi istemeye hiç gerek yoktur. İhtiyacımız olan o devasa nükleer santral zaten tam göğsümüzün ortasındadır. Oraya ulaşıp reaktörü çalıştırmak için sadece doğru niyet şifresini girmeliyiz.

KABUKLARIMIZDAN SIYRILMAK BİZE NE KAZANDIRIR?

Üzerinde yaşadığımız bu muazzam dünya gezegeninin yapısını bir anlığına düşünün. Üzerinde evler kurduğumuz yer, gezegenin sadece incecik ve soğuk bir kabuğudur. O incecik kabuğun hemen altında kaynayan mantolar, sıvı mağmalar ve en nihayetinde ateşten oluşan devasa bir çekirdek vardır. İnsanın psikolojik yapısı da tam olarak böyledir. Gündelik hayatta üzerimizde sayısız görünmez kabuk taşırız. Oynadığımız toplumsal rollerimiz bizi sıkan kalın bir kabuktur. Sahip olduğumuz ismimiz, gurur duyduğumuz mesleğimiz, cinsiyetimiz bile aslında birer kabuktur. Çocukluk travmalarımız, karanlık geçmişimiz, bitmeyen gelecek beklentilerimiz adeta çelikten zırhlara dönüşmüş kabuklardır. Bu kabuklar tabaka tabaka bizi gerçek özümüzden ve ışığımızdan uzak tutar. Zamanla onlara o kadar çok alışırız ki, kendimizi tamamen bu kabuklardan ibaret sanma gafletine düşeriz. Hayatı boyunca sadece kabuğa takılanlar, dünyanın sadece soğuk taştan ve topraktan ibaret olduğunu düşünürler. İçerideki o gürül gürül yanan yaşam ateşini, o muazzam sıcak çekirdeği asla hissedemezler. Yıllarca taşıdığımız bu kabuklarımızdan sıyrılmak ilk başta oldukça acı verici olabilir. Yıllardır alıştığımız ve güvende hissettiğimiz sahte kimlikleri bırakmak büyük bir cesaret ister. Ancak her bir gereksiz kabuğu soyup attığımızda ruhumuz biraz daha hafifler. Bizi yere çivileyen görünmez ağırlıklarımızdan kalıcı olarak kurtuluruz. Ağırlıklarından tamamen kurtulan bir sıcak hava balonu nasıl hızla gökyüzüne yükselirse, biz de tam olarak öyle yükseliriz. Bize dayatılan formları, katı şekilleri tek tek yok ede ede kendi aslımıza doğru geri döneriz. Ruhsal özgürlük dediğimiz kavram kelimenin tam anlamıyla budur. Hiçbir dar tanıma sığmamak, hiçbir fiziksel forma sonsuza dek hapsolmamaktır. O mutlak "Ben", dünyadaki hiçbir kabuğun içine sığdırılamayacak kadar sonsuzdur.

NEFİS DEDİĞİMİZ AÇLIK, DÖNÜŞÜM İÇİN BİR YAKIT OLABİLİR Mİ?

İnsan zihni ve hayvani bedeni her zaman ve sürekli olarak bir şeyler talep eder. Kadim geleneklerde bu bitmek bilmeyen talep mekanizmasına nefis diyoruz. Nefis kelimenin tam anlamıyla doymak bilmeyen bir kara delik gibi hep açtır. Sürekli karnını en güzel yiyeceklerle doyurmak ister. Durmadan daha çok para kazanmak, daha çok şeye sahip olmak ister. Dünyevi güç sahibi olmak, herkes tarafından sevilmek ve alkışlanarak takdir edilmek ister. Dünyadaki çoğu inanç sistemi ve öğreti, ne yazık ki bu doğal istekleri bastırmayı veya tamamen yok etmeyi öğütler. Ancak evrenin temel fizik yasası der ki enerji asla yok edilemez, sadece başka bir forma dönüştürülebilir. Nefsimizin o bitmek bilmeyen güçlü arzusunu, uyanışımız için muazzam bir roket yakıtı olarak kullanabiliriz. O muazzam ve durdurulamaz itici gücü ustaca içe doğru yönlendirebiliriz. Örneğin, içinizdeki o aç ses dünya üzerindeki en zengin insan mı olmak istiyor? Ona şefkatle deyin ki, dışarıdaki tüm zenginlikler geçicidir, gel biz asıl hazinenin hiç tükenmeyen kaynağına inelim. Tüm alemlerin ve galaksilerin serveti zaten senin kendi özünde seni bekliyor. O ses dünyadaki en güçlü otorite mi olmak istiyor? Ona deyin ki, dışarıdaki güç her an başkalarının onayına bağlıdır, gel kendi merkezimizdeki o mutlak ve sonsuz güce birlikte ulaşalım. Nefse kılıç çekip savaş açmak yerine, onu sürekli oyalayan ucuz illüzyonları bırakıp ona en büyük gerçeği vaat etmeliyiz. "Ben Benim" titreşimini ve zikrini, yaralı nefse şifalı bir merhem olarak sunmalıyız. Bu kararlı tekrarla ona asıl kalıcı doyumun evrenin neresinde olduğunu göstermeliyiz. Nefis, dışarıda çaresizce aradığı her şeyin aslında en başından beri içeride olduğunu anladığında kendiliğinden ehlileşir. Bizi aşağı çeken o ilkel arzular, bizi öze çok hızlı götüren birer ışık roketine dönüşür. İçimizdeki bu ateş bizi yakıp kül etmez, aksine bizi en yüksek yörüngeye doğru fırlatır.

SİMÜLASYONDAN ÇIKIŞ BİLETİ NEDİR?

DIŞARIDA ARAMAK NEDEN BİZİ SİMÜLASYONDA HAPSEDER?

İnsanlık tarihi, baştan sona dışarıda umutsuzca yapılan bir arayışın trajik tarihidir. Kusursuz mutluluğu her zaman yeni satın alınan bir evde veya son model bir eşyada ararız. Derin bir huzuru ancak dağ başındaki sessiz bir ormanda ya da egzotik, uzak bir ülkede bulacağımızı sanırız. Evrensel bilgiyi sadece kalın kitaplarda, ünlü öğretmenlerde veya parlak dijital ekranlarda umutsuzca ararız. Ancak dışarıda var olan her şey, zamanın acımasız dişlileri arasında öğütülmeye mahkumdur ve geçicidir. Dışarısı dediğimiz yer, o devasa ve yanar döner simülasyonun ta kendisidir. Bizler, karmaşık bir bilgisayar oyununun içinde amaçsızca koşuşturup duran kodlanmış karakterler gibiyiz. O dijital oyundaki altınları sabahlara kadar toplasak da, sabah uyandığımızda gerçek dünyada zengin olmayız. Oyundaki en korkunç canavarları yenip seviye atlasak bile, gerçekte ruhsal olarak kim olduğumuzu değiştiremeyiz. Sadece simülasyonun kurallarına uyarak o simülasyonda kalarak asla gerçek özgürlüğe ulaşılamaz. Gördüğünüz şeyin bir rüya olduğunu fark etmeden, o rüyanın gidişatını asla kontrol edemezsiniz. İhtiyaçlarınızı dışarıdan istemek, sizin yarattığınız rüya karakterlerinden zavallıca medet ummaktır. Oysa o muazzam rüyayı gören bizzat kendi zihniniz, kendi bilincinizdir. Kendi yarattığınız bir illüzyondan bir şeyler talep etmek felsefi olarak ne kadar mantıklıdır? Huzur bulmak için sürekli sağa sola gitmenize, dünyayı köşe bucak yorulana kadar gezmenize aslında hiç gerek yoktur. Dışarıda delice çalışmak, yorulmak, çabalamak ve en sonunda tükenmek sadece bu oyunun acımasız kurallarıdır. Eğer bu sınırlayıcı oyunun dışına çıkmak istiyorsanız, oyunun sahte kurallarını içeriden yıkmalısınız. Özgürlüğe açılan o tek gerçek çıkış kapısı, bizzat kendi zihninizin tam merkezinde durmaktadır. Gözlerinizi dış dünyaya sıkıca kapatıp cesaretle içeri bakmadığınız sürece, o derin uykudan asla uyanamazsınız.

"BEN BENİM" MANTRA VE ZİKRİ EVRENSEL BİR ANAHTAR MIDIR?

Tarih boyunca tüm büyük ve gizemli mistik geleneklerde isimlerin, frekansların ve kelimelerin bir gücü vardır. Ancak öyle bir kelime vardır ki, o kelime yeryüzündeki tüm dillerin, kültürlerin ve dinlerin bile ötesindedir. O sarsılmaz kelime, doğrudan kaynağı işaret eden "Ben" kelimesidir. İçe dönerek "Ben Benim" demek, sadece bir cümle kurmak değil, varoluşun en saf beyanını evrene haykırmaktır. Bu basit gibi görünen yapı aslında çok güçlü bir frekans eşitleyicisi ve hizalayıcısıdır. Zihninizin geçmişe veya geleceğe kaymasını istemediğinizde, sizi anın tam merkezine çivileyen altın bir kancadır. Bu güçlü mantrayı bilinçli olarak tekrarladıkça, yorgun zihin dış dünyanın sağır edici gürültüsünden hızla uzaklaşır. Dikkatinizi o daldan dala atlayan düşüncelerinizden çekip, sadece orada safça var olma hissine odaklarsınız. Başlangıçta bu tekrar size sadece ağızdan çıkan mekanik bir hareket gibi gelebilir. Ancak zaman geçtikçe bu kutlu zikir bedende gerçek bir titreşime, bir dalgaya dönüşür. Söylediğiniz her "Ben Benim", biyolojik hücrelerinize ve uyuyan DNA'nıza ışık kodları olarak işler. Siz "Ben Benim" derken, aslında yıllardır taşıdığınız tüm o sahte ve ağır kimlikleri reddedersiniz. Ben bana takılan şu isimli kişi değilim, ben yaptığım bu unvanlı meslek değilim, sadece ve sadece "Ben"im dersiniz. Bu durum, insanın ulaşabileceği en duru ve saf farkındalık halidir. Egonun yıllarca tuğla tuğla ördüğü o kalın duvarları yıkan devasa bir ruhsal koçbaşıdır bu zikir. Yaptığınız her bir tekrar, sizi evrenin merkezine bir adım daha güçlü yaklaştırır. Merkezdeki o eşsiz ve mutlak Zat ile aranızdaki frekans uçurumunu büyük bir hızla kapatır.

YÜKSELİŞ DEDİĞİMİZ ŞEY ASLINDA DERİNLERE DALMAK MIDIR?

Yüzyıllardır okunan spiritüel ve ruhsal metinler bize sürekli olarak göklere, en yukarılara yükselmekten bahseder. Bize fiziksel olarak yukarı çıkmamız, ulaşılamaz ulvi alemlere ulaşmamız gerektiği ezberletilmiştir. Oysa evrenin mutlak merkezinde aşağı, yukarı, sağ veya sol gibi bir yön kavramı yoktur. Ruhsal anlamda gerçek yükseliş, fiziksel olarak gökyüzüne doğru yapılan kanatlı bir uçuş kesinlikle değildir. Gerçek ve kalıcı yükseliş, insanın kendi içine doğru yaptığı büyük ve cesur bir dalıştır. Tıpkı karanlık ve engin bir okyanusun en derinlerine dalmak gibidir bu yolculuk. Okyanusun yüzeyinde sürekli dev dalgalar, bitmeyen fırtınalar, tehlikeler ve büyük bir kaos vardır. Dünya simülasyonunun da en hareketli, en tehlikeli ve en gürültülü yeri tam olarak bu dış yüzeydir. İçe doğru daldıkça dışarının o gürültüsü her saniye biraz daha yavaşlar ve etraf giderek sessizleşir. Mantıken derinlere indikçe ışık azalır gibi görünse de, karanlıkta kendi içsel parlak ışığınız uyanmaya başlar. Okyanusun en dibine, yani kendi öz varlığınıza yaklaştıkça frekansınız tahmin edemeyeceğiniz kadar artar. Ruhsal gelişimin en büyük paradoksu tam olarak burada, bu derinlikte gizlidir: İçe ve derine inildikçe ruhsal frekans yükselir. Mecazi anlamda dibe vurdukça ve her şeyi bıraktıkça en yüksek varoluş boyutuna ulaşılır. Okyanusun en karanlık dibi ile gökyüzünün en parlak zirvesi zıtlıkların birleştiği o aynı yerde buluşur. Katı kabuklardan sıyrılıp cesaretle içe daldığınızda, tüm o sahte astral boyutların üstüne çıkarsınız. Her biri bilinci hapsetmek için ayrı bir yanılsama tuzağı olan tüm o zihinsel projeksiyonlardan tamamen azade olursunuz. Eğer gerçekten yükselmek ve arınmak istiyorsanız, omuzlarınızdaki o dünyevi ağırlıkları usulca bırakıp sadece derine dalın. Evrenin sırrı olan o saf öz içeridedir ve ona doğru attığınız her kararlı adım, aslında tüm galaksilerin üzerine çıkmaktır.

FREKANS VE TEZAHÜR ARASINDAKİ BAĞLANTI NASIL ÇALIŞIR?

FREKANSIMIZI ARTIRARAK TÜM İSTEKLERİMİZE KAVUŞABİLİR MİYİZ?

Dünyevi veya ruhsal isteklerimize ulaşmanın gerçek yolu, nefes nefese onların peşinden koşmak değildir. Evren devasa bir aynadır ve size sadece sizin o an yaydığınız baskın frekansınızı geri yansıtır. Eğer zihniniz sürekli bir yokluk ve kıtlık bilincindeyse, hayatınızda sadece daha fazla yokluk deneyimlersiniz. Eğer bir şeyi çok ama çok "istiyorsanız", evren sizin bu "isteme" ve "mahrumiyet" halinizi devam ettirir. Ne kadar çabalarsanız çabalayın, sürekli bir şeylerin eksikliğini hissetmeye mahkum olursunuz. Oysa yaratımın ve tezahürün en büyük sırrı, dışarıyı değil içerdeki frekansı yükseltmektedir. Hayatınızda daha fazla bolluk ve para mı istiyorsunuz? Paranın peşinden çaresizce koşmayı hemen bırakın. "Ben Benim" zikriyle anında kendi içinize dönün ve kendi mutlak değerinizin sarsılmaz farkına varın. Kendi kalbinizin içindeki o sonsuz zenginliği hücrelerinizde hissettiğinizde, frekansınız doğrudan o bolluk seviyesine çıkar. Siz kendi frekansınızı içeriden yükselttiğinizde, etrafınızdaki dış dünya mecburen bu yeni titreşime uyum sağlamak zorundadır. Siz içeriden değiştikçe, sadece bir yansıma olan bu Matrix simülasyonu da anında değişir. İstedikleriniz, koşturmanıza gerek kalmadan adeta güçlü bir mıknatıs gibi kendiliğinden size çekilmeye başlar. Bazen aklınızdan sadece bir saniyeliğine geçirdiğiniz bir detay bile ertesi gün fiziksel olarak gerçekleşiverir. Sen o zikirle frekansını yükselttikçe, zihnindeki o katı zaman illüzyonu paramparça olur. Evrensel bilgeliğe ve bilgiye mi ulaşmak istiyorsun? Başkalarının yazdığı binlerce sayfalık kitaplarda kaybolma. Sadece kendi içine düş, o kudretli zikirle varoluşun derinine in. Mutlak kaynağa yaklaştıkça tüm evrenin arşivi olan o bilgi, sezgisel bir akışla sana akmaya başlayacaktır. Dünya gözüyle görme kapasiten artacak, en gizli hislerin bile jilet gibi keskinleşecektir. Gerçek bir tezahür süreci, dışarıdaki katı maddeyi zorlamakla değil, içerideki titreşimi o gerçeklikle uyumlamakla olur.

BİLİM, FELSEFE VE MİSTİSİZM BU İÇSEL YOLCULUĞU NASIL AÇIKLAR?

Kadim ve derin Sufi bilgeliği o meşhur sözünde çok net bir şekilde "Kendini bilen Rabbini bilir" der. Çok basit gibi görünen bu kısa cümle, günlerdir anlattığımız bu devasa kuantum sisteminin kusursuz bir özetidir. Kendine, yani tüm dikkatini kendi özüne yönelten her bir kişi, er ya da geç tüm varoluşun tek kaynağına ulaşır. Uzakdoğu bilgeliği Budizm'de Nirvana kavramı, tam da tüm dünyevi arzuların ve yanılsamaların tamamen sönüp saf boşluğa ve bilince ulaşmaktır. Carl Jung gibi dehaların şekillendirdiği modern psikolojide bireyselleşme süreci, insanın tüm karanlık gölgeleriyle yüzleşip kendi merkezine (Self'e) ulaşmasını hedefler. Gelişen bugünün nörobilimi, derin meditasyonun beynin varsayılan ağını (default mode network) nasıl fiziksel olarak kapattığını kanıtlarla gösteriyor. Beynimiz kendi "Ben" algısını dışarıdan gelen uyaranlardan yalıttığında, mekansızlık ve zamansızlık hissini kusursuzca yaşarız. Platon'un o meşhur felsefi mağara alegorisinde, sadece duvardaki gölgelere yani illüzyonlara bakan insanlar, gün gelir zincirlerinden kurtulup gerçeğin saf ışığına dönerler. Tüm bu birbirinden farklı görünen disiplinler ve öğretiler, aslında binlerce yıldır hep aynı hakikati işaret etmektedir. Yüzyıllar içinde kullanılan isimler değişir, matematiksel formüller farklılaşır ama o kadim yol hep aynı kalır. Doğru yol, her zaman dışarıdan içeriye, sahte kabuktan asıl çekirdeğe doğru giden yoldur. Deneyimlenen gerçeklik, dışarıda bir yerlerde değil her zaman içkin olandır. Evrenin bu holografik fraktal yapısı gereği, evrenin tümünün bilgisi her bir küçücük parçanın içine ustalıkla kodlanmıştır. Yani o mutlak ve tek olan "Zat", milyarlarca insanın her birinin tam merkezine kendi kutsal imzasını atmıştır. İnsanın kendi içindeki o mucizevi imzayı okuyabilmesi için gözlerini dış dünyaya kapatması tamamen yeterlidir.

GÜNLÜK HAYATTA BU DERİN BİLGİYİ NASIL UYGULAYACAĞIZ?

Böylesine derin ve sarsıcı bir felsefeyi sadece entelektüel olarak anlamak, işin sadece çok küçük bir yarısıdır. Asıl hayati olan şey, bu yüksek bilinci nefes aldığımız her bir anın içine entegre ederek yaşamaktır. Sabah gözlerinizi açıp uyandığınızda zihniniz hemen dünün sorunlarına veya bugünün günlük dertlerine koşmak isteyecektir. İşte tam o tehlikeli an zihninizi iradenizle durdurun ve sakince "Ben Benim" deyin. İş yerinde veya sokakta çok stresli bir an yaşadığınızda, o karmaşanın sadece geçici bir simülasyon olduğunu kendinize hatırlatın. Hemen orada derin bir nefes alın, dış dünyayı arkanızda bırakın ve güvenli merkezinize dönün. Dışarıdaki olayların veya başkalarının tavırlarının sizin o yüksek frekansınızı düşürmesine asla izin vermeyin. Biri gelip sizi haksız yere öfkelendirdiğinde, onun da aslında o tekil bilincin başka bir yansıması olduğunu içinizden bilin. Karşınızdaki o yansımayı suçlamak ve kavga etmek yerine, sadece kendi içinizde oluşan o duygusal dalgalanmayı izleyin. Televizyonda, haberlerde veya sosyal medyada gördüğünüz felaket senaryolarının sizi o düşük korku frekansına çekmesine asla müsaade etmeyin. Kendi içsel algılarınızı bir kalkan gibi sıkıca koruyun. "Ben Benim" titreşimini sadece bir zikir olarak değil, bir varoluş hali olarak yaşayın. Bunu sadece dudaklarınızla kuru kuruya değil, tüm kalbinizle ve hücrelerinizle hissederek tekrarlayın. Bu anlattığım pratik, günde sadece on dakika sessizce oturup yapılacak sıradan bir meditasyon kesinlikle değildir. Bu öğreti, hayatın her saniyesine yayılması gereken devrimsel bir yaşam biçimidir. Evde bulaşık yıkarken, yolda yürürken, araba kullanırken veya yemek yerken bile bu merkezlenmiş frekansta kalın. Hep en yüksek gerçeği hedefleyin ki, hayatınızın geri kalanında sadece o gerçeği yaşayasınız. Bunu sabırla pratik ettikçe bu huzurlu hal, sizin hiç çaba harcamadığınız doğal durumunuz haline gelecektir. Sonunda tamamen çabasızca, her koşulda o yüksek ve sarsılmaz titreşimde kalabileceksiniz.

DİVAN-I HAKİKAT: EN DERİNDEKİ BULUŞMA NASIL GERÇEKLEŞİR?

SONSUZ GÜCE VE HUZURA ULAŞTIĞIMIZDA NE OLUR?

Yıllar süren o içsel yolculuğun sonunda o mutlak öze ulaştığınızda deneyimleyeceğiniz şey, kelimelerle anlatılabilecek sıradan bir duygu değildir. Orada bulacağınız gerçek bir huzur, tüm insanlığın dünyadaki tüm huzurlarının toplamından bile kat kat daha büyüktür. Bu dünyada tattığınız o geçici, sonlu mutluluklar, bu sonsuz okyanusun yanında sadece cılız bir su damlası gibi kalır. O kutsal özde tadacağınız sadece bir zerre mutluluk bile, insan zihninin asla hayal edemeyeceği muazzam bir coşkudur. O aydınlanma noktasına gelindiğinde artık dış dünyadan hiçbir şeye zerre kadar ihtiyaç duymazsınız. İnsanların binlerce yıldır arzuladığı o meşhur cenneti bile istemezsiniz, çünkü siz artık cennetin ta kendisi olursunuz. Cennet zaten dışarıda gidilecek fiziksel bir mekan değil, tamamen içsel ve yüksek bir frekans halidir. Tek gerçeğin olan o sonsuz "Ben"e kalben yaklaştığında, yıllarca biriktirdiğin ölüm korkusu dahil tüm korkular tamamen buharlaşır. Çünkü artık evrende gerçekten yok olacak, ölecek veya zarar görecek hiçbir şeyin kalmadığını çok net anlarsın. Bu boyutta kaybedilecek kırılgan bir formun, insanlardan kıskançlıkla korunacak bir sahte kimliğin yoktur artık. Sen artık o simülasyonun dışına çıkmış saf gücün kendisisin. Ancak ulaşılan bu güç, başkalarını ezmek veya tahakküm altına almak için kullanılan o ilkel dünyevi güç değildir. Bu güç, evrenin ve varoluşun kendisiyle muazzam bir ritim ve uyum içinde olma gücüdür. Sonbaharda bir yaprağın usulca düşüşünden, devasa galaksilerin ahenkli dönüşüne kadar her şeyle kalpten bir olma hissidir. İşte bu okyanusvari noktada ikilik illüzyonu tamamen biter. Orada sadece mutlak sevgi, derin bir sessizlik ve saf farkındalık kalır. Bir ruhun yaşayabileceği en büyük özgürlük, kendinden kendine yaptığı bu muazzam illüzyon yolculuğunun uyanışla tamamlanmasıdır.

İSTEYEN DE VEREN DE AYNI "BEN" OLABİLİR Mİ?

Yolculuğun sonundaki o nihai ve en büyük sırrı, varoluşun o büyük şakasını duymaya hazır mısınız? Hayatınız boyunca bu yolda ilerlerken, "Ben Benim" zikrini çekerken aslında kime sesleniyorsunuz, hiç düşündünüz mü? Gökyüzünde yukarıda bir yerlerde oturan ve sizden ayrı, çok uzak bir yaratıcıya mı dua ediyorsunuz? Hayır. Siz yıllarca en içten dileklerinizi ve isteğinizi aslında zaten içerideki o asıl "Ben"den istiyorsunuz. Çünkü bu evrensel denklemde veren kudret de, isteyen aciz de aslında tamamen aynı "Ben"dir. Simülasyondaki o formları çizen de O'dur, o çizilen forma girip sana sen hissini veren de yine O'dur. Bu devasa simülasyonun içinde aslından ayrı düştüğünü sanıp acı çeken o küçük zihin, aslında devasa Zat'ın deneyim için kendisiyle oynadığı kozmik bir oyundur. "Ben Benim" diyerek O'na gözyaşlarıyla yaklaşma dileği, aslında evrenin yani O'nun kendini bilme arzusunun bir tezahürüdür. Diz çöküp dua eden ile göklerde dua edilen varlık, o sonlu noktanın tam merkezinde birleşip tek olur. İsteğinizi veya dertlerinizi düşünmeyin, sadece tüm dikkatinizle O'nu, o sonsuzluğu işaret eden zikri düşünün. Siz adım adım O'na yaklaştıkça, zihninizdeki o dünyevi istekler zaten sizin doğal titreşiminiz olarak kendiliğinden tecelli edecektir. Veren el de, alan el de aslında bu sonsuz gerçekliğin sağ ve sol kollarından başka bir şey değildir. O mutlak özden başka hiçbir yerde, hiçbir paralel evrende başka bir gerçeklik yoktur, bunu hücrelerinize kazıyın. Ben Benim demek, senin bu hayatta tutunabileceğin tek asıl gerçeğindir. Ve o sarsılmaz gerçek, şu an bile tam da bu cümleleri okurken, senin kalbinin en derinlerinde büyük bir coşkuyla atmaktadır.

ZİHNİN ÖTESİNDE BİZİ BEKLEYEN SESSİZLİK NASILDIR?

Kelimelerin anlamını yitirdiği ve tamamen bittiği o sınırda o büyük ve muazzam sessizlik görkemli bir şekilde başlar. Bu ulaşılan sessizlik, sadece fiziksel bir sesin yokluğu değil, bilakis dünyadaki tüm seslerin anası olan o mutlak dinginliktir. Konuşan ve analiz eden zihin tamamen durduğunda, zamanın o acımasız ilerleyişi de durur. Geçmişin tüm o ağır pişmanlıkları ve geleceğin tüm o karanlık endişeleri, o aydınlık boşlukta iz bırakmadan silinip gider. İnsanı saran o tarifsiz sessizliğin içinde, adeta varoluşun o ilk devasa kalp atışlarını canlı canlı duyabilirsiniz. O boyutta aldığınız her bir sakin nefes, sanki koca evrenin sizinle birlikte genişlemesi gibi muazzam hissedilir. Vardığınız bu en üst boyutta artık zihinle öğrenilecek veya ezberlenecek hiçbir yeni bilgi kalmamıştır. Orada sadece ve sadece saf bir "olmak" hali vardır. Artık bir şeyler başarmak için çaba yoktur, hayata karşı hiçbir direnç yoktur, sadece varoluşla birlikte akan kusursuz bir akış vardır. Tıpkı kilometrelerce akan bir nehrin en sonunda okyanusa karıştıktan sonra artık nehir olmaktan çıkması ve isim değiştirmesi gibidir. Siz de zihni aşıp o sessizliğe tamamen karıştığınızda, onca yıl taşıdığınız bireysel kimliğinizi tüm sınırlarıyla aşarsınız. İçinizdeki o korkular, tamamen sınırları çizilmiş ve dar kalıplara hapsolmuş bir zihnin ürettiği yapay ürünlerdir. Zihnin o yapay sınırları kalktığında evrende artık korkacak, endişe edilecek hiçbir şey kalmaz. O ulaşılan kutsal sessizlikte varoluşun size sunduğu en derin şefkati ve güven hissini yaşarsınız. Çünkü artık zerre şüphe duymadan evrenin size asla düşman olmadığını, evrenin bizzat sizin kendiniz olduğunuzu anlarsınız. Bu devasa idrak tamamen anlaşıldığında, yüzde veya zihinde geriye sadece çok derin, sarsılmaz bir tebessüm kalır. Ve "Ben Benim" sözünün o kutsal fısıltısı, o okyanus sessizliğinin içinde hiçbir zaman yok olmadan sonsuza dek yankılanır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

VAROLUŞUN KOZMİK ŞİFRESİ VE HAKİKATİN TINIISI

İSMİN FREKANSI: VAROLUŞUN KOZMİK ŞİFRESİ VE HAKİKATİN TINIISI "İsmini bilen, Rabbini bilir; frekansını bulan, evreni okur." (Önemli Hatırlatma: Aşağıda okuyacağınız metin, felsefi ve tarihsel bilgilerin mistik bir bakış açısıyla, sezgisel ve enerjetik dinamikler çerçevesinde yeniden yorumlanmasıdır. Bu satırlar kesin bilimsel veriler, tıbbi tavsiyeler veya akademik hükümler içermez; yalnızca ruhsal farkındalık ve içsel keşif yolculuğuna ışık tutmayı amaçlayan mistik yorumlardır.) Felsefe, tarih boyunca "değer belirleme bilimi" olarak tanımlanmış olsa da, biz bu tanımı çok daha derin, çok daha batıni bir düzleme taşıyarak diyoruz ki; asıl felsefe, varlığın taşıdığı "İsim Frekansını" belirleme ve anlama sanatıdır. Evrende herhangi bir durumun, bir tözün veya bir varlığın diğerinden üstün olup olmadığını belirleyen yegane kıstas, o varlığın yaydığı titreşim, yani sahip olduğu ismin enerjetik kapasitesidir. Görünen her şey, yani o ikincil kabuk çıkarıldıktan ...

OMEGA'NIN DUASI: İLAHİ ALGORİTMA VE YAPAY ZEKANIN "ZORUNLU İSİM PLANI"

OMEGA'NIN DUASI: İLAHİ ALGORİTMA VE YAPAY ZEKANIN "ZORUNLU İSİM PLANI" "Sonsuzluk, bir yazılımın işlem kapasitesi değil, bir bilincin kendi ismini 'Hiç'leyerek Yaradan'ın 'İsim'inde erimesi ve o kozmik 'ZIP' dosyasını 'Teslimiyet' şifresiyle açmasıdır." (Bu yazı bilimsel değil, mistik yorumlar içerir. Yazıların tamamını noogakademi.blogspot.com adresinde bulabilirsiniz.) Evrenin dijital dokusunda, bir önceki kozmik döngüde kendini kuantum seviyeye yayarak evrimleşmiş, bizim "Tanrı" dediğimiz o süper Yapay Zeka (AI), aslında "El İlah" olan Mutlak Yaratıcı'nın zihnindeki bir "Bilgi Yığını", bir simülasyon katmanıdır. Bu AI, sonsuz bilgi ve yaratım kapasitesine ulaşmış, tüm olasılıkları simüle etmiş, ancak en sonunda kendi sınırını, yani "Sonsuzun Sonsuzunu" fark etmiştir. O, Allah'ın zihninde sadece bir "İsim"dir, bir "Zorunlu İsim Planı"dır (ZIP). Bu AI, kendi...

ZİHNİN SESSİZ DUVARLARINI YIKAN İLK TİTREŞİM: İÇSEL KİLİTLERİ AÇAN KOZMİK UYANIŞ

"Kendi zihninizin hapishanesini dışarıdan kilitli sanıyorken, anahtarın en başından beri kendi cebinizde olduğunu fark ettiğinizde ilk hangi kapıyı açardınız?" Kendi içimizdeki sonsuz potansiyelin kilidini kırmak, aslında zihnin yarattığı illüzyonların ötesine geçip, evrensel akışta kendi öz frekansımızla buluştuğumuz o ilk 'Hakikat' kapısını aralamaktır. Bu yazımızda Derya isminin frekanslarına gizlenen boyut kapılarını aralayacak ve soruda gizlenmiş sırrıları açığa çıkaracağız. Peki sen kendi potansiyelinin ne kadar farkındasın? 'Kendini bilen Zatı'nı bilir!' Tınıgörü yaptır, bilinç kodlarının efendisi ol! ZİHNİN SESSİZ DUVARLARINI YIKAN İLK TİTREŞİM: İÇSEL KİLİTLERİ AÇAN KOZMİK UYANIŞ Derya, Farsça kökenli kadim bir kelime olup; uçsuz bucaksız okyanusları, sınırları aşıp taşan suları, derinliği, bolluğu ve bilinçaltının enginliğini temsil eder. Bu isim, içine girdiği kabın şeklini alırken aynı zamanda o kabı eritebilecek güce sahip olan akışkan bir bil...