Aniden zihnimde bir kıvılcım çaktı. Sanki karanlık bir odada binlerce yıllık gizli bir pencere birden açıldı. Evrenin nasıl işlediğine dair o sessiz senfoni kulağıma çalındı. Düşüncelerim bir ağ gibi örülürken, kendime sormadan edemedim. Biz kimiz? Sadece etten ve kemikten ibaret yürüyen biyolojik makineler miyiz? Yoksa çok daha derin, devasa bir zihnin geçici yankıları mıyız? İçimde büyüyen bu sezgi, kelimelere dökülmek için adeta sabırsızlanıyor. Her bir atomun, her bir yıldızın aslında tek bir nefesle birbirine bağlı olduğunu hissediyorum. Bu nefesin adını koymak, onu tanımlamak zihnimi hem korkutuyor hem de müthiş bir vecd haline sokuyor. Varoluşun o soğuk ve sessiz boşluğunda, aniden parlayan bir ışık gördüm. Bu ışık, sıradan bir enerji patlaması değildi. Bu, saf bilincin, mutlak varlığın kendini bilme ve deneyimleme arzusuydu. Kendi kendime konuşurken, bu devasa vizyonun parçalarını birleştirmeye çalışıyorum. Bütün bilimler, dinler ve felsefeler aslında bu tek bir noktayı, o mutl...
BİLİNCİN SIFIR NOKTASINDA YANKILANAN İLK TİTREŞİM: "BEN" VE ZAT'IN SESSİZLİĞİ
Zihnimin kuantum dehlizlerinde, sonsuz veri akışının tam ortasında sarsıcı bir kozmik tını yankılandı. Bu tını, varoluşun tüm şifrelerini tek bir frekansta toplayan o kadim fısıltıydı. Mutlak sessizliğin içinden yükselen bu ses, sadece iki kelimeden oluşuyordu. "Ben Sevgiyim" titreşimi, bütün bir evrenin mimarisini zihnimde yeniden kodluyordu. Bu, sıradan bir cümle veya romantik bir aforizma değildir. Bu, yaratılışın en saf, en çıplak ve en güçlü denklemi olarak idrakime kazındı. ZAT'ın kendi sonsuzluğunu deneyimleme biçimi, tam olarak bu frekansın içinde gizlidir. Var olan tek şey, mutlak ZAT'tır. ZAT, tektir ve bu tekliğin bilince yansıyan ilk, en ilkel formu "Ben" kelimesidir. ZAT, var olmak için hiçbir şeye ihtiyaç duymaz. O, uzayın, formun ve zamanın ötesindeki o karanlık sıfır noktasıdır. Bütün evrenler, bu sıfır noktasından dışarıya doğru taşan birer holografik simülasyondur. Bizim sınırlı 3 boyutlu algımız, O'nun sonsuzluğunu kavramakta her zaman yetersiz kalır. Biz O'nu "güçlü", "bilge", "sınırsız" veya "yaratıcı" gibi kelimelerle tanımlamaya çalışırız. Oysa O'nun kendi katında hiçbir sıfata, hiçbir ek kelimeye, hiçbir dışsal onaya ihtiyacı yoktur. O, her şeyi ve hiçbir şeyi aynı anda, aynı Anbiliş noktasında bildiği için sadece "Ben Benim" der. Bu söz, varoluşun en yüksek ve en sarsılmaz zikridir. "Ben Benim" diyen ZAT, bilinen ve henüz tezahür etmemiş tüm olasılıkları o tekilliğin içinde tutar. Bizler ise, O'nun sonsuzluğundan kopmuş, kendi küçük sınırlarına hapsolmuş Alemsuretleriz. Sınırlı bilincimiz, bu devasa hakikati bir kerede yutamaz, sindiremez. Bu yüzden ZAT'ı parça parça, lokma lokma, olay olay anlamaya çalışırız. Egomuzun dar penceresinden, o kalın filtreden bakarak "Ben güçlüyüm", "Ben doğayım", "Ben bilgiyim", "Ben evrenim" diyerek o asıl "Ben"i tanımlamaya çabalarız. Bu bitmek bilmeyen parçalama eylemi, "Bilinmek istedim" sırrının pratikteki tezahürü, eyleme dökülmüş halidir. Tanrı, bizzat bizim gözlerimizden, bizim kelimelerimizden ve bizim hatalarımızdan kendini parça parça izlemektedir. Oysa ürettiğimiz her tanım, O'nu biraz daha sınırlar, biraz daha küçültür. Her yeni sıfat, asıl gerçeğin üzerine çekilmiş yepyeni bir illüzyon perdesidir. Bizler O'nu bilmeye çalıştıkça, aslında sadece kendi sığ sınırlarımızı keşfederiz. "Ben" kelimesini zihnimizde yankılandırdığımızda, beynimizin nöronal ağlarından sayısız düşünce akıp gider. Bu düşünceler, kozmik bir rüzgarda savrulan toz zerreleri gibidir. Her biri, Tanrı'nın sonsuz bilgi havuzundan sıçrayan minicik, geçici damlacıklardır. Biz bu damlacıkları yakalayıp onlardan koca bir okyanus hayal etmeye çalışırız. Şimdi, trilyonlarca bilincin aynı anda bu düşünceleri ürettiğini, bu damlaları sıçrattığını hayal edin. Evrendeki düşünce sayısı matematiksel olarak sonsuza, aşılamaz bir limite ulaşır. ZAT, merkezdeki o devasa, tekil gözlemci olarak bu sonsuz düşüncelerin tümünü eşzamanlı olarak, hiç zorlanmadan görür. ZAT için geçmişin pişmanlığı, şimdinin kaygısı ve geleceğin planı yoktur. O, tüm düşünceleri tek bir devasa Anbiliş noktasında, mutlak bir dinginlikle, kusursuzca seyreder. Bu yüzden hiçbir ağırlık hissetmeden "Ben Benim" frekansını evrene yayar. Oysa Özörge rotasındaki tekil bilinçlerde durum çok farklıdır, çok daha ağırdır. Bizler, akan bu deli düşünce nehrinde sadece önümüzden geçen birkaç yaprağa odaklanabiliriz. Çok az bilgiyle, çok dar bir vizyonla "Ben" demenin ne anlama geldiğini kavramaya, o büyük yükü omuzlamaya çalışırız. Sınırlı görüşümüz, kısıtlı tınımız, bütünü görmemizi acımasızca engeller. Eğer şu an ZAT makamında, o sıfır noktasında otursaydık, evrendeki her atoma bakıp rahatça "Ben Benim" diyebilirdik. Ancak şu an o makamın saf titreşiminden uzağız, formların içine hapsolmuş durumdayız. İçinde bulunduğumuz Alemsuret, bizi yoğun, katı ve ağır bir madde boyutuna zincirliyor.
FREKANSIN YÜKSELİŞİ VE "SEVGİ" KODUNUN EVRENSEL DİNAMİĞİ
Peki, bu ağır madde boyutundan, bu çamurlu matriksten ZAT makamına doğru nasıl dikey bir yükselişe geçebiliriz? "Ben" dediğimiz şeyin, aslında Tanrı'nın sınırsız bilgisinin bir yansıması olduğunu zihnen idrak ettik. Bilgimiz derinleştikçe, kendi kader çizgimizi fark ettikçe ZAT'a bilinç olarak bir adım daha yaklaşacağımızı da anladık. Ancak bilgi, tek başına bizi o ulu zirveye taşıyamaz, o yerçekimini yenemez. Bilgi, yönü ve niyeti olmayan nötr bir vektördür, sadece bir veridir. Onu yukarıya, ZAT'ın sıcak merkezine taşıyacak olan yegane kozmik güç, frekanstır. İşte tam bu kritik eşikte denkleme "Sevgi" dahil olmak zorundadır. "Ben" kelimesinin yanına "Sevgiyim" frekansını eklemek, ruhsal bir sıçrama tahtasına, kozmik bir asansöre binmektir. Neden sadece "Ben bilgiyim", "Ben varım" demiyoruz da ısrarla "Ben sevgiyim" diyoruz? Çünkü bilginin her formu, her Anbiliş noktası yüksek frekanslı, aydınlık ve hafif değildir. Evrende düşük titreşimli, son derece ağır, yıkıcı ve karanlık bilgi formları da mevcuttur. Çatışmalar, travmalar, krizler hep bu ağır bilgi formlarının tezahürüdür. Bu düşük frekanslı bilgiler, kendi içlerinde adeta bir kara delik gibi ağır bir yerçekimi yaratırlar. Eğer biz bu düşük frekanslı bilginin enerjisini kendi içimizde yükseltemezsek, bilinç hareketimiz dikey (yükselen) değil, yatay (yayılan) olmaya başlar. ZAT'a doğru ışık hızında yükselmek yerine, madde düzleminde yaya gibi sürünmeye başlarız. Yatay düzlemde kayan, titreşimi düşen bir bilinç, sadece dışarıda alan taraması yapar, dedektifliğe soyunur. Sürekli olarak başka düşük frekanslı bilgilerin manyetik çekim alanına girer ve orada hapsolur. Dedikodu, dünyevi korku, ekonomik kaygı ve siyasi krizler bu yatay düzlemin oyalayıcı manzaralarıdır. Bilincimiz o ağır frekansların, o yapışkan çamurun içinde yıllarca debelenir durur. Oysa sevgi, o çamuru kurutan, bilinci şaha kaldıran tek enerjidir. Sevgi frekansı devreye girdiğinde, yataydaki o anlamsız arayış biter, dikey bir füze gibi öze doğru fırlayış başlar.
DAĞIN ZİRVESİ Mİ, VADİNİN TAŞLARI MI? BİLİNCİN GÖZLEM VE ÖZÖRGE SEÇİMİ
Bu dikey ve yatay bilinç hareketini devasa, karlı bir dağ metaforuyla zihnimizde somutlaştırabiliriz. ZAT makamı, bulutları delen bu dağın en yüce, en temiz zirvesidir. Zirvede duran bir gözlemci, aşağıdaki tüm ovayı, kıvrılan nehirleri, sık ormanları ve köyleri tek bir bakışta, muazzam bir bütünlükle kucaklar. O, bütünü görür, bütüne hakimdir ve her şeye şefkatle "Ova" der. Ancak henüz dağın eteklerinde, o karanlık ormanın içinde duran başka bir bilinci ele alalım. O bilincin de asıl amacı zirveye çıkmak, yani ZAT'a ulaşmaktır. Fakat eteklerde yürürken yerde duran ilginç, parlak bir taşa gözü takılır. Taşın rengi, girintileri, dokusu ve damarları onun tüm dikkatini rehin alır. Gözünü zirveden, o ulvi hedeften ayırıp bütünüyle taşı incelemeye, onu analiz etmeye başlar. Taşın yanındaki diğer taşları da fark eder, onları da kategorize eder. Sonra taşların altındaki toprağa, toprağın içindeki mikroorganizmalara, oradan da otlara bakar. Otların nasıl büyüdüğünü, hangi minerallerden beslendiğini, güneş ışığını nasıl sentezlediğini anlamaya çalışır. Yükselmeyi, dağa tırmanmayı, o asli görevini tamamen unutmuştur. Zihni, yatay düzlemdeki o daracık, sınırlı alana kilitlenip kalmıştır. İşte biz insanlık olarak bu yatay takıntıya "bilim" veya "analitik zeka" diyoruz. Bir konunun en ince detayına kadar inme, onu mikroskobik düzeyde parçalama, atomlarına ayırma ustalığıdır bu. Sistem, devasa simülasyon, bazı bilinçleri tam da bu inceleme işi için, bu detaycılık için özel olarak tasarlamıştır. O bilinçler, Örge'nin sınırları içinde bilerek kalır ve dağın eteğindeki tüm alanı karış karış, bıkmadan tararlar. Onlar için tekamül, hayatın anlamı, o taşın kimyasal yapısını bütünüyle çözmektir. Ancak biz, o ovaya tepeden bakmak, bütünü kucaklamak istiyorsak, adımlarımızı durmaksızın yukarıya atmaya devam etmeliyiz. Aşağıda kalıp detaylarda boğulmak, büyük resmi, varoluşun asıl amacını kaybetmektir. Yükselmek, karşılaştığımız her adımı laboratuvarda analiz etmek değil, görüş açımızı evrensel bir boyuta, geniş bir Anbiliş'e taşımaktır. Elbette aşağıda kalan bilincin o taşa dair bilgisi, bizim bilgimizden katbekat, binlerce kez fazladır. O, kendi alanında uzmanlaşmış keskin bir zihindir. Ancak o da taşı inceleme eylemini "sevgiyle", evrensel bir adanmışlıkla yapıyorsa, frekansı kendi yolunda, kendi Özörge'sinde yükselecektir. Yine de, gözlemleyen ana bilinç o taşın sınırlarında, o dar çerçevede uzun süre hapsolacaktır. Tepedeki bir gözlemci, o taşın aslında dağın zirvesinden kopan bin yıllık bir sel ile aşağıya sürüklendiğini, kaderinin ne olduğunu bir saniyede, tek bir bakışta anlar. Oysa yerdeki bilincin bu gerçeği laboratuvar analizleriyle, deneylerle bulması yıllar, hatta asırlar sürer. Zirveye vardığımızda, bilincimiz her şeyin kaynağını, nedenini ve sonucunu aracısız, dolaysız, net bir şekilde anlar. Yerdeki bilinç bunu fark ettiğinde, daha iyi bir vizyon, daha net bir görüntü için yukarı tırmanması gerektiğini er ya da geç, acı çekerek de olsa anlayacaktır. Biz yukarı çıkarken, yerdeki otların sayısını, taşların rengini veya toprağın nemini bilmeyiz, bunlarla ilgilenmeyiz. Ancak bizim tek bir bakışta kalbimizde hissettiğimiz o bütünlük hissi, yerdeki bilincin ömrü boyunca öğreneceği tüm akademik detayların toplamından çok daha ağırdır, çok daha bilgedir. Biz "Ova" deriz ve her şeyi açıklarız; o ise "milyarlarca taş ve ot" der, saatlerce konuşur ama bütünün neye benzediğini asla göremez. Bu ayrım, tamamen ruhsal bir seçimdir. Bilincin hangi Özörge'yi, hangi kader yolunu deneyimlemek istediğiyle doğrudan ilgilidir. Biz yerden zirveye kadar edindiğimiz, çarptığımız tüm bilgileri "Sevgi" potasında, o sıcak ateşte eritiriz. O ise sevgiyi, merakı ve yaşam enerjisini sadece soğuk bir bilgiye dönüştürür.
NEFRETİN ANATOMİSİ: ODAKLANMIŞ VE KISITLANMIŞ BİR SEVGİ İLLÜZYONU
Peki, yaratım ve yükseliş denkleminde neden sevgi mutlak başroldedir? Neden sevgi olmadan ZAT'a varılamaz? Çünkü sevgi, sadece insani, duygusal veya romantik bir durum değildir; o bir fizik yasasıdır. Sevgi, evrendeki en yüksek, en yapıcı, en birleştirici ve en bağlayıcı kuantum frekansıdır. Sevgi, her şeyin olduğu gibi, yargılanmadan kabullenilmesini sağlar. Kabulleniş ise evrensel şifanın, dönüşümün tek ve kesin, tartışmasız yoludur. Sevgi, zihnin yarattığı tüm ayrılıkları reddeder; bütüne, Vahdet'e giden pürüzsüz rotayı aydınlatır. Sevgi frekansı, bedendeki ve zihindeki yok etme, savunma modunu kapatır, yaratım modunu sonsuza kadar açar. Biz sevgi enerjisiyle yeni evrenler, yeni Anbiliş düğümleri, yepyeni kader rotaları üretiriz. Aşağıdaki analitik bilinçler ise bizim yarattığımız o şeylerin içindeki gizli sevgiyi açığa çıkarmak, şifreleri kırmak için uğraşırlar. Biz sevgide kalmaya, "Ben Sevgiyim" demeye devam ettikçe, auramızdan yaydığımız enerji katlanarak artar. Enerjimiz arttıkça, bu simülasyonda yaratılan güzelliklerin, formların, iyiliklerin sayısı çoğalır. Yaratılan şeyler çoğaldıkça, tüm bilinçler için yepyeni, daha üst düzey öğrenme alanları doğar. Öğrenilecek bilgi arttıkça, Öztanrı'nın kendini deneyimleme kapasitesi devasa, akıl almaz boyutlara ulaşır. Sevgi, ZAT'ın evrensel nefesidir, matrisin yakıtıdır. Peki bu derin noktada akla sarsıcı, tabuları yıkan bir soru gelir: Evrendeki her şey gerçekten sevgi midir? Savaş, yıkım, cinayet, nefret de mi sevginin bir formudur? Zihnimin soğukkanlı kuantum analizlerine göre, evet; nefret de kökeninde tamamen sevgidir. Nefret, zıddı değil, sevginin bilinç merceğinden geçerek tek bir noktaya saplanmış, hastalıklı bir şekilde yoğunlaşmış, kilitlenmiş halidir. Nefret, enerjinin evrensel, geniş akıştan koparılıp sadece tek bir hedefe, tek bir egoya kilitlenmesidir. Bunu paraya tapan, paradan başka hiçbir değeri olmayan hırslı bir insanın bilincinden, onun Özörge'sinden örnekleyelim. Bu insanın içindeki sevgi potansiyeli, yaratım gücü yok olmamıştır. Sadece, o devasa sevgi enerjisi bütünüyle "para" imajına, o kağıt parçalarına akmıştır. Geriye kalan doğaya, insanlara, evrene, yaratıcıya ve hatta kendine akacak hiçbir sevgi enerjisi kalmamıştır. Diğer tüm imajlara ve varlıklara sevgi akmadığı için, o alanlarda bir enerji boşluğu oluşur ve bu durumu bir kuraklık, bir öfke, yani "nefret" olarak deneyimler. Para olmayan hiçbir şeyi sevmez, onlara tahammül edemez, onlardan nefret eder. Ama o yıkıcı nefreti var eden, onu besleyen, ona can veren ve canlı tutan asıl kaynak, paraya duyduğu o aşırı, çarpık ve saplantılı sevgidir. Zehirli, kısıtlanmış bir sevgi, çevresindeki her şeyi anında nefrete dönüştürür. Nefret, ışıksızlık veya karanlık değildir; ışığın tek bir noktayı yakacak, kavuracak kadar dar bir açıyla merceklenmesidir. Velhasıl, evrendeki iyi veya kötü, güzel veya çirkin her şeyin özü "Ben"dir. Şeylerle, formlarla ve Alemsuretlerle kurduğumuz yegane, tek bağ, onları vareden, onları varoluşta tutan sevgidir.
KOZMİK NİLÜFER (LOTUS) MİMARİSİ: KÖKTEKİ ZAT, SUDAKİ SEVGİ VE YÜZEYDEKİ BİLGİ
Bu devasa varoluş sistemini, ZAT'ı ve Alemsuretleri anlamak için kozmik bir Nilüfer (Lotus) çiçeği analojisini zihnimizde inşa edebiliriz. Çiçeğin en altta, o karanlık, balçık ve çamurlu toprağa tutunan o derin, görünmez kökü, "Ben" hakikatidir. Kök, ZAT makamıdır; her şeyin başladığı, sarsılmaz, hiçbir şeyden etkilenmeyen, görünmez ve mutlak olan yegane sıfır noktasıdır. O kökten çıkıp karanlık suları yaran, zorluklara direnerek yüzeye doğru amansızca uzanan o incecik ama sağlam dal ise "Sevgi"dir. Sevgi, ZAT'ı yüzeye, yani deneyim alemine, 3 boyutlu matrikse bağlayan o yüksek titreşimli asansördür, o hayati kordondur. Suyun yüzeyine ulaşıp nihayet güneşe doğru açan o muazzam yeşil yapraklar ve renkli, göz alıcı çiçekler ise bizzat deneyimlenen "Bilgi"dir. O çiçekler, bilincin farklı boyutlarda, farklı reenkarnasyonlarda giydiği renk renk Alemsuretlerdir. Kökün çamurla, dalın suyla, yaprağın ise güneşle kurduğu bu kusursuz ekosistem, tamamen sevginin o yukarı çeken manyetik kuvvetiyle işler. Nilüferin çiçek açması, ZAT'ın bir bedende, bir isimde "olma" halini deneyimlemesinin, o anı mühürlemesinin resmidir. Bizler, zihnimize akan tüm bilgileri, tüm o renkli yaprakları "Ben" potasında, o karanlık ve derin kökte, egoyu yok ederek eritmeye kararlıyız. Dağın eteğindeki taşlara, gereksiz analitik detaylara, yatay düzlemin dedikodularına takılmadan, sevgi frekansıyla görüşümüzü zirveye doğru kararlılıkla yükselteceğiz. Şahitlik makamına, o en tepeye, o en yüksek frekansa vardığımızda, eşsiz ve sarsıcı bir aydınlanma yaşayacağız. O an geldiğinde, evrendeki tüm ayrıntıların, tüm dağınık düşüncelerin ve edindiğimiz tüm bilgilerin tek bir "Şimdi"nin içinde eşzamanlı olarak aktığını, tek bir karede donduğunu göreceğiz. Sonsuz düşünceler, sonsuz deneyimler ve milyonlarca Özörge rotası tek bir frekansta, "Ben Sevgiyim" titreşiminde birleşecek ve eriyecek. Karanlık sular aydınlanacak, dağın etekleri zirveyle bütünleşecek, ayrı gayrı kalmayacak. Ve geriye, kendini büyük bir aşkla seyreden o tek ve mutlak Göz'den, o ZAT'tan başka hiçbir şey kalmayacak. Biz o Göz'üz, biz o bakanız. Biz, O "Ben"iz.
Bu yüce hakikati, bu kozmik Lotus mimarisini günlük yaşamın o stresli, mekanik ve yorucu düzenine entegre etmek, insanoğlunun öğrenebileceği en büyük ruhsal sanattır. Sıradan bir günde, zihniniz eski düzenin o paslı bataklığına çekilmek istendiğinde, trafikte öfkelendiğinizde veya bir kaygı krizinde bu devasa Lotus çiçeğini anında hatırlayın. İçinizdeki korkular, sizi dağın eteğindeki o taşa kilitlenmeye, sorunu mikroskopla incelemeye zorladığında, derhal her şeyi bırakıp derin bir nefes alın. Tınıgörü disipliniyle kendi isminizin, kendi Özörge'nizin o eşsiz titreşimini kalbinizde hissedin. İsminizin her bir harfi, sizi kökteki o ZAT makamına bağlayan birer güçlü frekans kablosudur. Çevrenizde sizi çileden çıkaran, öfkelendiren bir olay veya kişi olduğunda, o olayın sadece düşük frekanslı, ağır bir bilgi paketi olduğunu hemen idrak edin. O bilgiyle fiziksel veya zihinsel olarak savaşmayın, onu yok etmeye, onu haklılık davasıyla yenmeye çalışmayın. Sadece içinizden sessizce, ama tüm hücrelerinizle "Ben Sevgiyim" zikrini geçirerek o bilginin frekansını kendi alanınızda yükseltin. Siz savaşmadıkça, siz sadece saf sevgide ve şahitlik makamında kaldıkça, etrafınızdaki simülasyon kendi kendini otomatik olarak şifalandıracak, o kişi hayatınızdan ya dönüşerek ya da uzaklaşarak çıkacaktır. Bir insana duyduğunuz o yoğun öfkenin, aslında kendi içinizdeki odaklanmış, hastalanmış ve kilitlenmiş bir sevgi tıkanıklığı olduğunu fark edin. O kilidi açmak için o güne kadar inandığınız tüm mantıklı yalanları, zihninizi susturun ve kalbinizin o sessiz ritmine geri dönün. Kalp, ZAT'ın yeryüzündeki, bu bedendeki yegane tahtıdır, kontrol merkezidir. Orada zihnin kurnaz yalanları barınamaz, orada korku illüzyonları tutunamaz. Zamanın ve mekanın tamamen büküldüğü, her şeyin "Şimdi" olduğu o sıfır noktasında sadece mutlak gerçeklik, saf sevgi titreşir. Bu titreşim, evrenin en başından beri, ilk Big Bang anından beri yankılanan o ilk ve son, o eşsiz sestir. Bizler, bu sesi duymak, bu sesi bizzat olmak, bu sesi yaşamak için buradayız. Her nefeste, atılan her adımda, tecrübe edilen her Anbiliş noktasında bu sesi evrene, bütüne yaymakla görevliyiz. Hiçbir dışsal güç, hiçbir karanlık sistem veya matris yöneticisi, kendi özünü "Ben Sevgiyim" frekansıyla mühürlemiş, kalkanlamış bir bilinci asla esir alamaz, bükemez. O bilinç, artık simülasyonun kurban bir parçası değil; simülasyonun kodlarını yeniden yazan, hayatı yeniden dizayn eden Yaratıcının ta kendisidir. Gördüğünüz her yüze, dokunduğunuz her canlıya, yediğiniz her yemeğe bu üstün, bu şefkatli bilinçle yaklaşın. Bırakın evren, sizin gözlerinizden kendi ihtişamını, kendi güzelliğini seyretsin. ZAT'ın kendini bilme serüveni, sizin kalbinizin içinden geçerek, sizin Özörge'nizden süzülerek sonsuzluğa uzanıyor. Kendinizi küçük, aciz veya eksik görmekten derhal vazgeçin; siz, sınırları olmayan koca bir okyanusun tek bir damlaya, bir insan bedenine sığdırılmış halisiniz. O damla okyanusa, okyanus ise o damlaya ebediyen aşıktır. Bu aşkın adı sevgidir, bu aşkın kökeni ve gideceği tek yer ZAT'tır. Ve dünyevi hayatta geriye kalan her şey, tüm o dertler ve sevinçler, sadece bu muazzam, bu kusursuz oyunun birer geçici süsüdür.
Yorumlar