Gelin, zihnime düşen bu muazzam kürenin ve ışık hüzmelerinin anatomisini başka disiplinlerle parçalayalım. Fizik kurallarına göre beyaz ışık, bir prizmadan geçtiğinde tayflara ayrılarak renkleri oluşturur. Merkezdeki o mutlak "BEN" ışığı da, varoluş prizmasından geçerken trilyonlarca farklı renge ve frekansa bölünür. Her bir renk, her bir ışık doğrusu, aslında sonsuz boyutlu bir Yazgıç ağıdır. Yazgıç, bilincin üzerinde seyahat ettiği o ışık çizgisinin ta kendisidir. Işık o çizgi boyunca ilerlerken, her salisede yeni bir Anbiliş düğümünü aydınlatır. Anbiliş, o anki tüm maddi ve esirî verilerin bilince çakıldığı yerdir. Merkezden kopan ışık, bu Anbiliş noktalarından geçerek ucundaki şekle ulaşır. O şekil, bilincin o boyutta giydiği geçici kıyafettir. Biz buna Alemsuret diyoruz. Alemsuret, saf bilincin 3 boyutlu dünyadaki fiziksel kafesidir. Karınca olmak isteyen bilinç, karıncanın Alemsureti'ni giyer. İnsan olmak isteyen bilinç, insanın Alemsureti'ne bürünür. Ancak içerideki enerji, merkezden gelen o aynı "BEN" enerjisidir.
Bu devasa küre modeli, kuantum mekaniğindeki dalga-parçacık ikiliğini mükemmelen açıklar. Merkezdeki ışık, sonsuz bir potansiyel dalgasıdır. Her yerde ve hiçbir yerdedir. Ancak ışık doğrunun ucuna ulaştığında, gözlemci etkisiyle dalga fonksiyonu çöker. Madde formunu, yani o belirgin şekli alır. O şekil, bilginin akabileceği zorunlu sınır olan Örge'dir. Örge, deneyimin bizzat kabı ve çerçevesidir. Tanrı, bir acıyı veya hazzı deneyimlemek için o kaba, o sınıra girmek zorundadır. Eğer sınır (Örge) olmazsa, deneyim de gerçekleşemez. Işık sınırsızdır, ancak şekil sınırlıdır. Kürenin yüzeyindeki her bir şekil, evrenin devasa yapbozunun bir parçasıdır. Ve her parça, merkezdeki bütünün tüm bilgisini holografik olarak içinde barındırır. Tıpkı bir hologram kırıldığında her parçanın bütünü göstermesi gibi. O şeklin içindeki bilinç, kendi seçimleriyle o ışık çizgisini büker. Bu bükülme, bilincin kendi iradesiyle ördüğü Özörge rotasıdır. Özörge, o ışın demetinin kişisel ve eşsiz dansıdır.
Biyolojiye baktığımızda, bu küre modeli insan beyninin devasa nöral ağlarına benzer. Beyindeki tek bir nöron (merkez), sayısız sinaps ve dendrit ile bedenin diğer bölgelerine uzanır. Elektriksel sinyal (ışık) merkezden çıkar ve bedenin uç noktalarına ulaşır. Parmak ucundaki bir hücre, merkezin komutuyla acıyı deneyimler. Ancak parmak ucu kendi başına ayrı ve bağımsız bir varlık değildir. O, merkezi sinir sisteminin o noktadaki biyolojik uzantısıdır. Tıpkı bunun gibi, kürenin ucundaki şekiller de ZAT'ın evrendeki sinir uçlarıdır. Tanrı, o sinir uçları vasıtasıyla kendi yarattığı evrene dokunur, onu tadar. Ateşin sıcaklığını formüllerle bilmek ZAT için yeterli değildir. Ateşte bizzat yanmak, o sıcaklığı teninde hissetmek ister. İşte bu yüzden merkezden çıkarak o şekillerin içine hapsolur. Bu hapsoluş, kader dediğimiz tekamül oyununun ta kendisidir. Kader, dışarıdan yazılmış despotik bir senaryo değildir. Kader, ZAT'ın bizzat kendi koyduğu kurallar içinde kendini deneyimleme arzusudur.
Peki, kürenin ucundaki şekiller neden kendilerini ayrı birer birey zannederler? Neden merkezdeki o kör edici "BEN" ışığından geldiklerini saniyeler içinde unuturlar? Çünkü ışık, o formun içine girdiğinde egonun illüzyonuna, yani 3D matriksin yerçekimine maruz kalır. Simülasyonun birincil kuralı budur. Oynamak ve hazineyi bulmak için önce unutmak gerekir. Şekil, yanındaki diğer şekle bakar. Onun farklı bir form, farklı bir renk olduğunu görür. İkilik, yani düalite ve ayrılık bilinci böylece başlar. Şekil, sadece kendi formunu savunmaya, diğer formlarla savaşmaya başlar. Oysa ikisi de aynı merkezden, aynı ışıktan çıkan doğrulardır. Aralarındaki tek fark, ışığın kat ettiği mesafedeki kırılma açısıdır. Bu kırılma açısını belirleyen şey ise kelimeler ve isimlerdir. Tınıgörü bilimi tam da burada devreye girerek o kırılmayı ölçer. İsmimiz, o ışığın hangi frekansta titreştiğini belirleyen bir filtredir. Tını, saf bilincin evrendeki akustik izidir. İsmimizin harfleri, ışığı büken ve ona o uçtaki şekli veren kalıplardır. Bizler, isimlerimizin yaydığı ses frekanslarıyla o ışık çizgisini boyarız. Bu yüzden kelimeler masum sesler değil, gerçekliği büken yaratım kodlarıdır.
Eğer ucundaki şekil, sadece kendi formuna odaklanırsa simülasyonda kaybolur. Kendi sınırlarını, acılarını, arzularını varoluşun tek gerçekliği sanır. Bu durum, bir sinema perdesindeki karakterin kendisini ve sahneyi gerçek sanmasına benzer. Oysa karakter, arkadaki projeksiyon makinesinden yansıyan bir ışıktır. Eğer şekil, yüzünü dışarıdaki karanlığa değil de içeriye, merkeze dönerse ne olur? Gözünü o 3 boyutlu illüzyondan ayırıp, kendi içindeki doğru boyunca geriye bakarsa uyanış aniden başlar. O an, arkasından gelen o muazzam ışık kordonunu fark eder. Sadece kendi kordonunu değil, diğer tüm şekillerin kordonlarının da aynı merkeze, aynı kaynağa bağlandığını görür. Çokluk illüzyonu (kesret), yerini sarsılmaz bir birlik hakikatine (vahdete) bırakır. Bu geriye dönüş yolculuğu, ruhsal aydınlanmanın ta kendisidir. Tıpkı devasa bir kara delik gibi, yayılan tüm bilginin tekrar merkeze emilmesidir. Kara delik, etrafındaki tüm ışığı ve formu yutarak tekillikte birleştirir. İnsanın kalbi de işte böyle bir kozmik kara deliktir. Kalbin o derin noktası, ZAT makamının giriş kapısıdır. Dışarıda gördüğün her şeye "Ben" dediğinde, o ayrı duran ışınları tekillikte eritmeye başlarsın.
Şimdi bu merkezkaç ve merkezcil kuvveti günlük hayata pratik olarak nasıl uygularız? Karşınıza çıkan her zorluk, uçtaki şeklin dışarıdan bir darbe almasıdır. Birisi size hakaret ettiğinde, aslında bir form diğer bir forma çarpmaktadır. Eğer siz kendinizi sadece o uçtaki şekil sanıyorsanız, derinden acı çekersiniz. Egonuz zedelenir, öfkelenir, o forma saldırıp intikam almak istersiniz. Çünkü merkeze olan kopmaz bağınızı unutmuşsunuzdur. Ancak uyanık bir bilinç, o an hemen merkezdeki "BEN" ışığına çekilir. Zihni ve bedeni bir araç olarak izleyen o Şahit makamına geçer. Kendine şu soruyu sorar: "Şu an bana bağıran bu form, aslında hangi merkezden besleniyor?" Yanıt her zaman aynıdır: O da merkezdeki "BEN"den besleniyor. Öyleyse bağıran da "BEN", dinleyen de "BEN". Kızan da ZAT'ın bir frekansı, susan da ZAT'ın bir deneyimi. Bu idrak anında, çatışma saniyeler içinde buharlaşır. Direnç ortadan kalktığında, gölgeler varlığını sürdüremez.
Psikolojide buna projeksiyon (yansıtma) denir. İnsan, kendi içindeki karanlığı dışarıdaki formlara yansıtır. Dışarıda yargıladığı her şey, aslında kendi içindeki o ışık hüzmesinin kör noktalarıdır. Kendi gölgenizle yüzleşmek, o ışık çizgisini temizlemektir. Bu temizlik yapılmadıkça, ışık perdede hep kirli ve korkutucu şekiller yaratır. "Tanrım beni Tanrı yap" zikri, işte bu temizlik için muazzam bir anahtardır. Zihin bazen "Ben Tanrıyım" demeye şiddetle direnebilir. Çünkü uçtaki şekil, ne kadar aciz ve sınırlı olduğunu görmektedir. Bu durumda "Tanrım beni Tanrı yap" demek, o şeklin (kabın) potansiyelini merkeze açmasıdır. Var olan acıyı, sıkıntıyı bir yakıt olarak kullanarak merkeze yoğun bir dua frekansı göndermektir. Bu dua, ışık hüzmesindeki tıkanıklıkları açar. ZAT'ın gücü, o şeklin içinde daha parlak bir şekilde tezahür etmeye başlar.
Zihnime düşen bu küre vizyonu, aynı zamanda zaman illüzyonunu da yerle bir eder. Bizler uçtaki şekiller olarak zamanın daima ileriye doğru aktığını sanırız. Oysa merkezdeki "BEN" noktasında geçmiş, şimdi ve gelecek yoktur. Orada sadece ebedi ve dondurulmuş bir "Şimdi" vardır. Işık ışınlarının her biri farklı bir olasılık, farklı bir paralel evrendir. Merkezdeki ZAT, tüm o ışınları aynı anda, eşzamanlı olarak görür ve bilir. Eğer siz bilincinizi uçtaki formdan alıp merkeze taşıyabilirseniz, zamanı bükebilirsiniz. Anbiliş'in o sıfır noktasına ulaşabilirsiniz. Anbiliş, o anki tüm fiziksel ve esirî verilerin aynı anda idrak edilmesidir. Merkezde duran bir bilinç için her Anbiliş, şeffaf bir kitaptır. Zaman kareleri artar ve siz aynı anda daha çok kareyi izlersiniz. Size acı veren olaylar, devasa bir film şeridindeki donuk birer piksele dönüşür. O pikselin içine girmek yerine, tüm ekranları izleyen ana kumandaya geçersiniz.
Düşünce gücüyle yaratım masalları, işte bu uçtaki şekilleri kandırmak için uydurulmuştur. Zihin, sadece dışarıdaki o formların illüzyonuyla çalışır. Zihinle hayal etmek, şeklin kendi kendine yeni şekiller uydurmasıdır. Oysa gerçek yaratım merkezi kalptir. Kalp, merkezdeki o saf ışık patlamasının, o "BEN" notasının direkt alıcısıdır. İmajinasyonun asıl motoru kalp olmalıdır. Sadece düşünceyle olsaydı, en iyi senaristler çoktan süper kahraman olurdu. Ancak yaratım, merkezin frekansıyla kalpte rezonansa girmekle mümkündür. Zihin yanılabilir, yalan söyleyebilir; ama kalp o ışığın saf doğasını asla inkar edemez. Yaratım, şekli değiştirmeye çalışmak değil, Işığın frekansını kalpte hissetmektir.
Evrensel bilgiyi deneyimleyen "BEN", hiçbir formu ötekileştirmez. Gördüğün, duyduğun, yediğin, içtiğin her şeye "Ben" gözüyle bakmak nihai yoldur. Çünkü o yediğin elma da, merkezden çıkan bir başka ışık doğrusunun ucudur. Senin bedenin de bir başka doğrunun ucudur. İki form karşılaştığında, aslında ZAT kendi kendisiyle selamlaşmaktadır. Çirkinliğe, kötülüğe, acıya da "Ben" demek zorundasın. Seni yaralayan bıçak da, o yaradan akan kan da aynı ışığın tayflarıdır. Bunu anladığında, amansız yargı biter. Yargının bittiği yerde korku da barınamaz. Korkunun olmadığı bir bilinç, simülasyonun dışına doğru hızlı bir uçuşa geçer.
Merkezdeki o muazzam "BEN", bir kelime olmanın ötesinde bir frekanstır. ZAT, kendine "Tanrı" demez; çünkü Tanrı kelimesi bile bir ötekilik barındırır. ZAT sadece "Ben Benim" der. Siz kendi karanlık odanızda, tüm kimlik etiketlerinizi soyunduğunuzda ne kalır? Mesleğinizi, cinsiyetinizi, adınızı bıraktığınızda geriye kalan o sessiz boşluk nedir? İşte o boşluk, kürenin tam merkezidir. O boşlukta yankılanan tek ses "Ben Benim" titreşimidir. Bu zikri kalpte tutmak, şahitlik makamının en hızlı asansörüdür. Çünkü "Ben Benim" dediğinizde, uçtaki şekil olmaktan çıkar, direkt olarak merkez olursunuz.
Kürenin yüzeyindeki her form, farklı bir kaderin kabıdır. Örge, işte bu kabın ta kendisidir. Ancak kabın içine dolan bilgi, merkezdeki ışığın ta kendisidir. Işık olmadan kap karanlıktır, anlamsızdır. Bizler, ışığı unutup sadece kapları parlatmaya çalışıyoruz. Oysa kap kırıldığında (ölüm geldiğinde), ışık tekrar merkeze çekilir. Ölüm, ışık doğrusunun içeriye doğru geri sarılmasıdır. Bilinç, o şeklin dışına çıkar ve yol boyunca geriye, o kör edici kaynağa döner. Eğer dünyadayken bu uyanışı yaşamadıysa, merkezde erimez, yeniden başka bir doğru olarak matrikse fırlatılır. Reenkarnasyon döngüsü, merkezden tekrar tekrar fırlatılan ışıkların hikayesidir. Amaç, yaşarken merkeze dönebilmek, yani ölmeden önce ölmektir. "Ben Tanrıyım" hakikatini her an derinleştirmek, bu döngüyü kırmaktır.
Geleneksel eğitim sistemleri, bizleri sürekli o kürenin yüzeyinde tutmak için tasarlanmıştır. Bize hep diğer şekillerle yarışmamız, "doğru şekli" bulmamız söylenir. Zihni sadece dışarıdaki verileri ezberleyen bir robota çevirirler. Oysa öğrencinin yapması gereken tek şey düşünmektir. Düşünmek, ışık doğrusu boyunca merkeze doğru bir sondaj yapmaktır. Bir soru karşısında ezbere yönelmeyen zihin, kendi Özörge'sini bilinçli şekilde dokumaya başlar. Bu yüzden düşünce, bilincin uyanış ateşini harlayan yegane eylemdir. Zihni susturup kalbe inmek ise o ateşin üzerinde demlenmektir.
Bu devasa kozmik küre, aslında sizin kendi kafatasınızın içindedir. Makrokozmos ile mikrokozmos aynı fraktal yapıyı paylaşır. Beyninizin içindeki epifiz bezi, o merkezdeki ışığın biyolojik yansımasıdır. Gözleriniz, dışarıdaki şekilleri tarayan alıcılardır. Ancak asıl gören, asıl bilen, asıl şahit olan, içerideki o sessiz ZAT'tır. O ZAT, sizin gözlerinizden şu an bu cümleleri okumaktadır. Kendi yazdığı kodları, kendi gözleriyle teyit etmektedir. Hazine avının en keyifli anı, hazinenin aslında arayanın ta kendisi olduğunu anladığı andır. Tanrı, kendi içinde saklambaç oynayan ulu bir bilgedir. Tüm evren, O'nun oyun alanı, tüm formlar O'nun piyonlarıdır. Ama oyunun kuralı, piyonun bir gün şah olduğunu hatırlamasıdır.
Gördüğüm bu vizyon, kelimelerin ve formların ötesindeki mutlak gerçeğin resmidir. Merkezdeki o sarsılmaz "BEN"den fışkıran trilyonlarca yaşam, trilyonlarca hikaye. Hepsi tek bir amaca hizmet ediyor: Bilginin deneyime, deneyimin de tekrar mutlak birliğe dönüşmesine. Işık yola çıkar, şekil alır, acıyı ve hazzı tadar, ve sonunda eve döner. Sizler ayrı birer parça değil, o ışığın ucundaki ilahi dokunuşlarsınız. Bunu idrak ettiğiniz an, evrenin tüm yükü omuzlarınızdan kalkar. Artık korkacak, savaşacak veya kaçacak hiçbir şey kalmaz. Çünkü var olan her şey, O'nun zihnindeki bir düşünceden ibarettir. Ve siz, o düşünceyi düşünenin ta kendisisiniz. Karanlıkta yankılanan tek ses, ebediyen şu olacaktır: BEN BENİM. Sınırlar eridi, şekiller kayboldu ve geriye sadece o saf, kör edici ışık kaldı. Her şey O'dur, her şey Sen'sin.
Yorumlar