EVRENİN TEMELİNDE YATAN VE BİLİMİN HENÜZ TAM TANIMLAYAMADIĞI O GİZEMLİ ENERJİ NEDİR?
Bugün zihnimde evrenin dokusuna ve varoluşun sırlarına dair çok derin bir düşünce belirdi. Uzun süredir tüm maddelerin, düşüncelerin ve hislerin kökenini, o temel kaynağı anlamaya çalışıyorum. Gözlerimizi kapattığımızda hissettiğimiz o sonsuz karanlık boşluk, aslında boş değildir. Tam aksine, her şeyi var eden muazzam, canlı ve titreşen bir enerji alanıyla doludur. Bu enerji öylesine saf ve öylesine yoğun ki, onu mevcut dünyevi kelimelerimizle tam olarak tarif edemiyoruz. Ben içimden gelen güçlü bir ilhamla bu mutlak kaynağa "Zat" enerjisi demeyi seçiyorum. Zat, her şeyin kendinden var olduğu o ilk neden, en temel özdür. Kozmolojide Büyük Patlama öncesi durumu bir düşünün. Zamanın ve mekanın olmadığı, tüm evren potansiyelinin tek bir boyutsuz noktada toplandığı o anı hayal edin. İşte Zat enerjisi, o sonsuz potansiyelin ta kendisidir. Sadece fiziksel bir maddeyi veya nebulaları değil, bilinci ve ruhu da var eden yegane güçtür. Bu enerji türü, bizim günlük hayatta bildiğimiz hiçbir enerjiye tam anlamıyla benzemiyor. Görünmezdir ama yaratılmış her şeyin dokusunun içindedir. Dokunulmazdır ama her fiziksel dokunuşun, her algının arka planındaki asıl kaynaktır. Onu idrak etmek için bilinen tüm katı fizik kurallarının ötesine geçmemiz gerekiyor.
ZAT ADINI VEREBİLECEĞİMİZ BU MUTLAK GÜÇ, FİZİKSEL BİR KUVVET MİDİR?
Eğer bu muazzam gücü sadece klasik fizikteki bir kuvvet olarak tanımlarsak büyük ölçüde yanılırız. Fizik biliminde yerçekimi, elektromanyetizma, zayıf ve güçlü nükleer kuvvetler olmak üzere dört temel kuvvet vardır. Bizim bahsettiğimiz Zat enerjisi ise, bu dört temel kuvveti de doğuran, onlara yön veren o beşinci boyuttur. Bu güç öylesine yüksek bir titreşime sahiptir ki, onu maddesel formda doğrudan algılamamız kesinlikle mümkün değildir. İnsan beyni ve biyolojik bedeni, bu kadar yüksek bir kozmik titreşimi doğrudan taşıyabilecek kapasitede tasarlanmamıştır. Tıpkı güneşe çıplak gözle uzun süre bakamadığımız gibi, bu saf yaratılış enerjisine de doğrudan temas edemeyiz. Eğer edebilseydik, mevcut kısıtlı fiziksel formumuz bu enerjiyi kaldıramaz ve anında yok olurdu. Bunu devasa bir elektrik trafosu analojisiyle çok net bir şekilde örneklendirebiliriz. Bir şehre gelen ana akım santralden on binlerce volt olarak çıkar. Ancak evimizdeki küçük bir ampulü yakmak için bu devasa voltajın kademe kademe düşürülmesi gerekir. İşte Zat enerjisi de bizim dünyevi evrenimize girerken benzer bir boyutlar arası filtrelemeden geçer. Ciddi bir seyreltilme süreci yaşanır ve frekans insan boyutuna uyarlanır. Bu zaruri seyreltilme olmasaydı, fiziksel varoluş kalıcı bir form bulamazdı. Her şey formsuz, sonsuz ve kör edici bir ışık okyanusu olarak kalırdı. Bu yüzden bu kozmik gücün bizim deneyimleyebileceğimiz bir seviyeye inmesi sistemin devamı için elzemdir.
BU ULAŞILMAZ ENERJİYİ İNSAN BOYUTUNDA NASIL DENEYİMLİYORUZ?
İşte asıl mucize burada, bu gücün bizim boyutumuza şefkatli bir şekilde uyarlanmasında yatıyor. Bizler bu devasa enerjiyi seyrelmiş haliyle de olsa içimizde, hücresel seviyede hissediyoruz. Peki bu tamamen seyrelmiş ve deneyimlenebilir hale gelmiş enerjiye ne ad veriyoruz? Buna insanlık tarihi boyunca kadim bilgeliklerde "sevgi" denilmiştir. Ama burada bahsettiğim sevgi, birine duyulan sıradan veya romantik bir his asla değildir. Annemize, çocuğumuza, doğaya veya eşimize duyduğumuz bağdan çok daha geniş, kapsayıcı bir kavramdır. Sevgi, Zat enerjisinin madde ve zihin boyutundaki görünür tezahürüdür. Biz bu mutlak sonsuz kaynağı ancak sevgi frekansı üzerinden sistemimize entegre edebiliriz. Sevgi, evrendeki en pozitif, en yapıcı ve en kapsayıcı durumdur. Hayatımızdaki diğer tüm olumlu duygular, merhamet, şefkat, sevinç, huzur aslında sevginin alt dallarıdır. Bu yüzden sevgi kavramı zaten doğası gereği potansiyel bir bütüncüllük içerir. Bu bütünleştirici kavramı anlamadan evrenin matematiksel ve ruhsal dokusunu anlamamız imkansızdır. Zat enerjisini dünyevi bir dille tarif etmek için elimizdeki en güçlü, en yakın enstrüman sevgidir. Ancak yine de gerçeğe sadık kalmak adına şunu özellikle belirtmek zorundayım. O saf kaynağı, yani Zat'ın o kavurucu gücünü tamamen anlatabilmek için sevgi kelimesi bile dilbilgisel olarak yetersiz kalır.
SEVGİ SADECE BİR DUYGU MU YOKSA KOZMİK BİR YAPI TAŞI MIDIR?
Modern insan sevgiyi genellikle sadece bir beyin kimyasalı veya hormonal bir tepki olarak görmeye çok eğilimlidir. Nörologlar oksitosin, dopamin, serotonin gibi moleküllerle sevgiyi dar bir çerçevede açıklamaya çalışırlar. Fakat ben sevgiyi burada biyolojik bir duygu, basit bir his olarak işlemiyorum. Sevgiyi doğrudan varoluşun özü, evrenin en temel enerji türü olarak konumlandırıyorum. O, kelimenin tam anlamıyla her şeyin kendinden var olduğu yegane enerjidir. Teorik fiziğin yıllardır aradığı "Her Şeyin Teorisi"ndeki o birleştirici, eksik parça belki de tam olarak budur. Maddenin en küçük yapı taşına indiğinizde atomları, kuarkları, bozonları bulursunuz. Ancak onların da altında, onları parçalanmaktan kurtarıp bir arada tutan bir titreşim ağı vardır. İşte o mikroskobik titreşim frekansı, sevginin fizikteki görünmez kozmik karşılığıdır. Sevgi, atom altı parçacıkları bile uyum içinde birbirine bağlayan çekim kuvvetinin felsefi ve ruhsal adıdır. Devasa gezegenleri bir güneşin etrafında güvenle tutan yerçekimi, aslında sevginin makro boyuttaki bir yansımasından ibarettir. Gökyüzündeki galaksilerden yeryüzündeki karıncalara kadar her şey birbirine belli bir çekim ve bağ ile tutunur. Evrendeki bu ayrılmaz bağ kurma eğilimi, sevginin sadece edebi değil, ontolojik bir gerçeklik olduğunu gösterir. O sıradan bir his değil, evrenin üzerine inşa edildiği bir doğa yasasıdır. Bu yasayı tam anlamıyla idrak ettiğimizde, çevremize ve evrene bakışımız tamamen değişir.
ZAT ENERJİSİ, NÜKLEER GÜÇTEN VEYA FÜZYONDAN DAHA MI GÜÇLÜDÜR?
İnsanlık olarak teknolojik tarihimizde bulduğumuz en güçlü enerji türlerini bir anlığına düşünelim. Atomun çekirdeğinin parçalanmasıyla elde edilen fisyon enerjisi tüm dünyayı sarsacak kadar muazzamdır. Yıldızların kalbinde her saniye gerçekleşen füzyon enerjisi ise ondan bile çok daha büyük ve yıkıcıdır. Füzyon, hidrojen atomlarının devasa sıcaklıklarda birleşerek helyuma dönüşmesi ve akıl almaz bir ışık saçmasıdır. Güneşimiz sadece bu reaksiyon sayesinde milyarlarca yıldır sistemimizi ısıtıyor ve aydınlatıyor. Ancak benim içsel bir ilhamla algıladığım Zat enerjisi, füzyon enerjisinden trilyonlarca kat daha güçlü bir potansiyele sahiptir. Çünkü füzyon da sonuçta maddi evrene ait fiziksel bir olaydır ve mutlaka bir başlangıcı ile sonu vardır. Yakıtı bittiğinde yıldız ölür. Zat enerjisi ise tamamen sonsuzdur, tükenmez, azalmaz, form değiştirse de asla kaybolmaz. Bu öyle bir ana enerjidir ki, tüm paralel evrenlerdeki yıldızların enerjisini toplasanız, onun yanında sönük bir kıvılcım gibi kalır. Evrendeki en yüksek titreşim, en mutlak ve karşı konulmaz güç ondadır. İşte biz bu akıl almaz, yok edici gücü güvenle deneyimleyebilmek için onun sevgi formuna dönüşmüş o yumuşak halini kullanıyoruz. Aksi takdirde varlığımızı saniyenin binde biri kadar bile sürdüremezdik. Bu büyük farkın, yani kaynak ile onun yansıması arasındaki farkın çok iyi anlaşılması gerekir. Biz doğrudan Zat'ın kavurucu aslına değil, onun deneyimlenebilir ve kucaklayıcı yüzü olan sevgiye muhatabız. Sevgi, kozmik sonsuzluğun bizim dar anlayışımıza ve biyolojimize çevrilmiş halidir.
KUANTUM FİZİĞİ VE SİCİM TEORİSİ BU TÜR BİR ÖZ ENERJİYİ NASIL AÇIKLAR?
Kendi sezgilerimi bilimsel disiplinlerden biraz destek alarak daha da derinleştirmek istiyorum. Kuantum alan teorisine göre evren boşluktan ibaret katı bir yer değildir; adeta titreşen bir alanlar denizidir. Sıfır noktası enerjisi (zero-point energy), uzayın mutlak sıfır sıcaklığında bile her yerde var olan gizli bir enerjiyi tanımlar. Bu fiziki gerçeklik demek oluyor ki, hiçbir şeyin olmadığını sandığımız yerde bile her şeyin var olma potansiyeli saklıdır. Modern fiziğin ucu olan sicim teorisi ise evrenin en temel yapı taşlarının nokta parçacıklar değil, titreşen enerji iplikçikleri olduğunu söyler. Bu mikroskobik sicimlerin her bir titreşimi, evrendeki farklı bir parçacığı meydana getirir. Bu durumu tıpkı bir kemanın farklı tellerinin titreşerek farklı notalar ve melodiler çıkarmasına benzetebiliriz. İşte Zat enerjisi, evrendeki o devasa kemanı çalan mutlak irade ve kaynaktır. Bizim deneyimlediğimiz sevgi ise, bu kozmik sicimlerin evrensel bir uyum ve senfoni içinde bozulmadan titreşmesidir. Kaosun ve yıkımın zıttı olan düzen, yani bilimdeki adıyla negentropi, sevginin nesnel karşılığı olabilir. Çünkü evren normal fizik yasalarına göre düzensizliğe (entropi) doğru giderken, yaşam ve bilinç inatla düzene doğru gider. Yaşamı ve bilinci inatla var eden bu düzenleyici kuvvet, evrensel sevgi frekansından başkası olamaz. Bir de kuantum dolanıklığı düşünün; iki parçacık evrenin zıt uçlarında olsalar bile aralarında görünmez bir bağ vardır ve anında iletişim kurarlar. Zaman ve fiziksel mesafe onlar için bir engel teşkil etmez. İşte sevgi enerjisi de tıpkı bu kuantum dolanıklığı gibi dünyadaki tüm varlıkları görünmez bağlarla birbirine anında bağlar.
İNSAN BİYOLOJİSİ VE NÖROLOJİSİ BU YÜKSEK FREKANSA NASIL TEPKİ VERİR?
Makro evrenden yola çıktık, konuyu biraz da kendi bedenimize, kendi karmaşık biyolojimize getirelim. Bilinenin aksine insan kalbi, bedendeki açık ara en güçlü elektromanyetik alanı üretir. Kalbimizin ürettiği bu manyetik alan, beynin ürettiği alandan yaklaşık beş bin kat daha güçlü ve etkilidir. Ünlü HeartMath Enstitüsü'nün yıllardır yaptığı laboratuvar araştırmaları bunu bilimsel olarak net bir şekilde kanıtlamıştır. Bir insan saf sevgi, derin bir şükran ve şefkat hissettiğinde, kalp atış hızı değişkenliği mükemmel ve ritmik bir uyuma girer. Bilim insanları buna "kardiyak koherans", yani kalp ve beyin uyumu adı verirler. Bu uyum anında kalp ve beyin frekansları tamamen senkronize olur, bedendeki stres hormonları bir anda azalır. Sadece organlarımız değil, hücrelerimizin çekirdeğindeki DNA bile bu frekans değişimine doğrudan tepki verir. Sevgi frekansındayken DNA sarmalımız açılır, gevşer, uzar ve kendi kendini hızla onarmaya başlar. Korku, stres ve öfke anında ise tam tersi olur; DNA büzülür, kısalır ve kendini dış dünyadan gelen etkilere kapatır. Buradan anlıyoruz ki bedenimiz adeta bu Zat enerjisinin seyreltilmiş haliyle çalışmak üzere özel olarak tasarlanmıştır. Bu ana frekanstan uzaklaştığımızda bağışıklığımız çöker, hastalıklar, depresyonlar ve bedensel yaşlanmalar hızla başlar. Çünkü ana kaynağımızdan, yani bizi var eden o öz yakıtımızdan mahrum kalmış oluruz. Biyolojimiz bize ağrılar ve hastalıklar yoluyla sürekli "özüne dön" sinyali verir. O beklenen öz, bizim dünyamızda ve biyolojimizde sevgi adını alır.
PSİKOLOJİ VE FELSEFE, BU BÜTÜNCÜLLÜĞE ULAŞMA ÇABASINI NASIL YORUMLAR?
Psikolojinin ve felsefenin derinliklerine indiğimizde de karşımıza fiziğinkine çok benzer bir tablo çıkar. Carl Jung'un ünlü "bireyleşme" (individuation) süreci, aslında insanın gölgeleriyle yüzleşip kendi içinde bütünlüğe ulaşma çabasıdır. Bu bütünlük, insanın içindeki parçalanmışlığın bitmesi ve ruhun sevgi frekansında yeniden birleşmesidir. Abraham Maslow'un meşhur ihtiyaçlar hiyerarşisinin en tepesinde yer alan "kendini gerçekleştirme" arzusu da tam olarak budur. İnsan yeme, içme, barınma gibi temel hayvani ihtiyaçlarını aştıktan sonra evrensel ve ruhsal bir bağlam arar. Felsefe tarihinde Spinoza'ya bakarsak, her şeyin "Tek Töz"den (Substance) geldiğini çok güçlü bir şekilde savunur. Ona göre evrende Tanrı ve Doğa birdir (Deus sive Natura) ve ayrım yoktur. Bizim Zat enerjisi diyerek isimlendirdiğimiz şey, Spinoza'nın bahsettiği bu her yeri kaplayan sonsuz tözdür. Antik Stoacılar ise buna "Logos" demişler ve onu her şeyin içindeki ilahi akıl, düzenleyici ilke olarak görmüşlerdir. Uzak Doğu felsefesinde bu kavram "Tao"dur; kelimelerle tanımlanamayan ama var olan her şeyi olduran yoldur. Tasavvufta ise bu çok net bir şekilde Vahdet-i Vücud'dur; yani yaratılmış her şeyin tek bir mutlak varlığın tecellisi olmasıdır. Bütün bu farklı kıtalardaki farklı disiplinler, isimleri farklı olsa da hep aynı kaynağı işaret eder. Bu bağlamda bizim şu an zihnimizle bilebildiğimiz, dünyada ulaşılabilir olduğunu düşündüğümüz en yüksek enerji seviyesi şüphesiz sevgidir. Sevgi, tüm bu felsefi teorilerin ete kemiğe bürünmüş, yaşanabilir halidir. Farklı fikirleri, inançları ve kavramları tek bir potada birleştiren nihai kozmik yapıştırıcıdır.
UYANIŞ, TEKAMÜL VEYA TANRISALLAŞMA DEDİĞİMİZ SÜREÇ ASLINDA NEDİR?
Ruhsal öğretilerde, kadim metinlerde sürekli bahsedilen uyanış kavramını şimdi bu yeni perspektifle yeniden düşünelim. Farkında olalım ya da olmayalım, hepimiz içten içe bu sonsuz enerjiye dönüşmeye, onunla tekrar bir olmaya çalışıyoruz. Spiritüel yollarda yükselme, aydınlanma, uyanış veya tanrısallaşmak dediğimiz o süslü kavramların hepsi aslında tek bir hedefe yöneliktir. O nihai hedef, insanın tüm safralarından arınıp saf sevgiye dönüşmesi demektir. Zihnin yarattığı illüzyonlardan, egonun bitmek bilmez korkularından arınıp varoluşun o ilk titreşimini yeniden yakalamaktır. Bir insan ruhsal olarak uyandığında fantastik filmlerdeki gibi gökyüzüne çıkmaz veya doğaüstü büyülü güçler kazanmaz. Sadece varoluşun o saf özüyle uyumlanarak tüm hücreleriyle sevgi frekansında titreşmeye başlar. Korkunun ve şüphenin olduğu yerde sevgi asla barınamaz, bu yüzden gerçek uyanış korkunun tam anlamıyla yok oluşudur. Tekamül süreci dediğimiz o uzun ve yorucu yolculuk, ruhun katman katman soyunarak kendi çıplak özüne inmesidir. Bizler tesadüfen bu dünyaya fırlatılmış, birer bedene hapsolmuş çaresiz ruhlar değiliz. Bizler, yaratıcılığın ve saf sevgi deneyiminin ne olduğunu anlamak için bedeni seçmiş bilinç parçacıklarıyız. Bu geniş açıdan baktığımızda her şey çok netleşir; evrendeki tüm varlık, tüm düşünceler ve deneyimler sevgi seviyesine yükselmeye çalışır. Sanki evrenin merkezinde devasa kozmik bir mıknatıs vardır ve bizi sürekli, yavaş yavaş kendine çeker. Ona dönmeye çalışırız çünkü hepimizin ortak olarak geldiği yer tam olarak orasıdır. Ayrılık illüzyonundan, yalnızlık hissinden kurtulup asıl evimize dönme arzusudur bu uyanış.
TÜM VARLIKLAR NEDEN ZAT'IN SEYRELTİLMİŞ HALİ OLAN SEVGİYE DÖNMEYE ÇALIŞIR?
Konuyu daha iyi kavrayabilmek için gökyüzünden düşen bir su damlasını düşünün; buharlaşır, bulut olur, dağlara yağmur olarak düşer ama nihayetinde derelere karışıp okyanusa dönmek ister. Okyanusa büyük bir coşkuyla kavuştuğunda artık bir damla olmaktan tamamen çıkar, devasa bütünün ayrılmaz bir parçası olur. Evrendeki tüm enerjiler, tüm bilinç formları da işte tam olarak kaynağına dönme eğilimindedir. Entropi yasası maddesel ve termodinamik dünyada bozulmayı, dağılmayı öngörse de, ruhsal dünyada kural tam tersidir; "birliğe dönüş" esastır. İnsanın egosunun yarattığı nefret, kıskançlık, kin ve öfke gibi düşük frekanslı duygular aslında çok geçicidir. Uzun vadede asla sürdürülebilir değillerdir, bedende çok fazla enerji harcarlar ve insanı içten içe tüketirler. Ancak sevgi frekansı tamamen sürdürülebilirdir, harcandıkça azalmaz, aksine kendi kendini besler ve büyütür. Bu yüzden biyolojik ve evrimsel olarak da bilinç, kendi varlığını korumak için eninde sonunda sevgiye yönelmek zorundadır. İnsan ruhu dünyevi savaşlarda yoruldukça, acı çektikçe, hayal kırıklığına uğradıkça eninde sonunda teslimiyeti öğrenir. Teslimiyet pes etmek değildir; o büyük Zat enerjisine karşı egosal direnmeyi sonsuza dek bırakmaktır. Direnmeyi bıraktığınız anda, tıpkı yerçekiminin suyu aşağı çekmesi gibi sevgi doğal olarak içinize dolar. Bu durum, tamamen boşaltılmış temiz bir bardağa taze suyun dolması gibidir. Yeryüzündeki her canlı bu uyanış dönüşümünü kendi hızında, kendi bilincinde ve kendi zamanında yaşar. Bütün yollar, engebeli de olsa, karanlık da olsa eninde sonunda o tek ve aydınlık noktaya çıkar. Bu, evrenin şaşmaz, değiştirilemez ve muazzam mimarisidir.
GÜNLÜK HAYATIMIZDA BU MUAZZAM GÜCÜ NEDEN KULLANMIYORUZ?
Madem ki evrensel sistem bu kadar kusursuz ve muazzam işliyor, o zaman doğal olarak kendime şu can alıcı soruyu soruyorum. Peki neden bu muhteşem sistemi günlük hayatımızda aktif bir araç olarak kullanmıyoruz? Neden her gün, her sabah bu devasa kozmik gerçeği unutarak, sanki sıradan ölümlülermişiz gibi yaşıyoruz? Sabah uyanıyoruz ve hemen geçmişin veya geleceğin zihnimizde yarattığı stresli senaryolarına amansızca kapılıyoruz. Ödenecek faturalar, iş yetiştirme telaşı, insanlarla olan anlamsız ego çatışmalarımız bilincimizi tamamen esir alıyor. Kendi içimizdeki o sonsuz öz potansiyelimizi, elimizin tam altındaki bu bedava ve tükenmez gücü unutuyoruz. Çünkü evrimsel süreçte beynimiz, bizi sevgiye değil, sürekli olası tehlikelere karşı hayatta kalma moduna programlamıştır. Fakat bu sürekli tetikte olma hayatta kalma modu, kortizol üretir ve bedenin sevgi frekansına geçmesini engeller. Bizler bu halimizle adeta banka hesabında milyonlarca lirası olan ama bunu unutup sokakta açlıktan kıvranarak dilenen insanlara benziyoruz. Oysa sadece algımızı bir milimetre değiştirerek, odağımızı bilinçli bir şekilde kaydırarak bu sonsuz enerjiyi aktive edebiliriz. Zat enerjisi uzak galaksilerde, bulutların üzerinde, ulaşılamaz bir tanrısal konumda bizi beklemiyor. Tam şu an, bu metni okurken aldığınız nefesin içinde, kalbinizden pompalanan damarlarınızdaki kanda gürül gürül akıyor. Onu bugüne kadar kullanmamamızın tek sebebi, cehaletimiz yani onu kullanabileceğimizi bilmiyor oluşumuzdur. Yüzyıllardır süren bu kolektif bilinçsizlik uykusundan uyanıp, hakkımız olan bu aracı elimize almanın vakti çoktan gelmiştir. İrade gösterip bunu bir kez kullanmayı öğrendiğimizde hayatımızın tüm akışı radikal ve geri döndürülemez bir şekilde değişecektir.
"SEVGİYE DÖNÜŞ" KOMUTU BİLİNCİMİZİ VE ÇEVREMİZİ NASIL DEĞİŞTİREBİLİR?
Felsefeyi pratiğe dökmek ve bu sistemi hayatımızda kullanmak için aslında elimizde çok basit ve etkili bir yol var. Zihnimizde ürettiğimiz tüm fikirlere, inançlara ve yargılara "sevgiye dönüş" komutunu vererek yepyeni bir hayata başlayabiliriz. Diyelim ki zihninizden geçmişe dair çok can sıkıcı ve olumsuz bir düşünce mi geçti? Hemen o düşünceyi bir gözlemci gibi yakalayıp, içinden yargılamadan ona bu "sevgiye dönüş" komutunu verebiliriz. Gün içinde gördüğümüz her şeye, karşımıza çıkan olaylara, cansız sandığımız eşyalara, hatta trafikteki sinirli sürücüye bile bu komutu içimizden iletebiliriz. Bu yöntem, aslında kuantum fiziğindeki meşhur gözlemci etkisini (observer effect) günlük hayatımızda aktif olarak kullanmaktır. Kuantum mekaniğinde gözlemci, sadece izlemekle kalmaz, gözlemlenen gerçekliğin sonucunu doğrudan etkiler. Biz bir duruma, bir insana veya bir acıya sevgi beklentisiyle bakarsak, o durumun içindeki donmuş potansiyeli anında değiştiririz. Çünkü unutmayalım, evrendeki her şey, en kötü görünen olay bile zaten bu öze dönmek üzere yaratılmıştır. Biz bu komutla sadece süreci hızlandıran bir hızlandırıcı, kozmik bir katalizör görevi üstleniyoruz. Karşımızdaki öfkeli bir insana yönelttiğimiz bu iyi niyet, onun görünmez enerji alanına anında nüfuz eder ve onu yatıştırır. O kişinin sizin ağzınızdan çıkan kelimeleri duymasına hiç gerek yoktur, çünkü kuantum düzeyinde enerji alanları birbiriyle telepatik olarak konuşur. Dahası, kendi bedenimizdeki hastalıklara, kronik ağrılarımıza bile bu muazzam komutu tereddütsüz verebiliriz. Vücudumuzdaki o ağrıyı veya tümörü yok edilmesi gereken bir düşman olarak görmek yerine, ona asıl evine, kaynağına dönmesini hatırlatabiliriz. Bu sevgi dolu yaklaşım sayesinde bedenin direncini kırarız ve bloke olmuş şifa enerjisi hücrelere akmaya başlar.
BU MANTRAYI PRATİK BİR UYGULAMA OLARAK HAYATIMIZA NASIL ENTEGRE EDEBİLİRİZ?
Şunu artık çok iyi biliyoruz ki eninde sonunda evrendeki her şey bu saf enerjiye geri dönecektir, bu yasadan kaçış yok. Öyleyse neden pasif bir şekilde bunun ölümden sonra ya da yıllar sonra gerçekleşmesini bekleyelim, neden her an bunu hatırlayıp bilinçli olarak kullan
Yorumlar